A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri


25.11.2012 - Bu Yazı 6451 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 

‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri

Kavruk bir mandalina ağacının ölü kökünden yonttuğum kadın heykeline dokunuyorum bazen. Onun da bizler gibi hayatının sırlı hikâyeleri var. Ben bir tanesi biliyorum. Şahidiydim. Atını şefkatle tımarlayan bir seyis gibi pütürlü doksunu temizlemek için zımparalıyorum onu arada. Bu ikimizi de büsbütün iyileştirmiyor ama hatıralarla beslenen acıyı diri tutuyor.

Eğer bana “Neden durduk yerde acıyı diriltip üzülelim” derseniz, ben size derim ki “Her acının altında onu gizleyen kederle gölgelenmiş bir mutluluk vardır ve insan çoğu kez bu alacalı duyguyu yaşarken derinden hissedemez”. O zaman yüzüme bakıp sorarsınız belki: “Peki, geriye kalan mutluluk kırıntılarını saf hâliyle hatırlamak mümkün değil mi?” Ben de derim ki,Hiçbir duygu o en saf hâliyle kalmıyor. Hikâyelerle kristalize olurken, kendimize söylediğimiz yalanlar gerçeğe, gerçekler yalanlara dönüşüveriyor. Ve biz bu büyük akıntının ortasında dalından düşen çürük meyveler gibi bilinmeyen bir sona doğru sürüklenip duruyoruz”.

Sizi değiştirecek, çoğaltacak, hiç ummadığınız kadar mutlu edecek bazen üzerek sağaltacak, bilmeden benliğinizin zehirli kısmından uzaklaştıracak, ömrünüzü ağulu acılarla törpüleyecek “kayıp hayatları” düşünür müsünüz hiç? Ben çocukluğumdan beri “ıskalanmış ömürler” dükkânı açmak isterim. Ne renkli bir yer olurdu kimbilir. Ama oraya gelenler sadece taammüden kaçırdıklarını görmeyecekler. Geçmişte onları kıvrandıran zorunlu tercihlerinin sonradan nelere mal olduğunu da kendi eksik hikâyeleriyle yapılmış bir film gibi izleyecekler. Kimse gelmek istemezdi benim dükkâna değil mi? Ben de öyle tahmin etmiştim. Yüzleşmek belalıdır ve hâliyle herkesin harcı değildir çünkü.

İşte bu yüzden insanı ardına saklandığı karanlık hikâyelerini küçümsenmeye aldırış etmeden anlatabilen yazarları seviyorum ben. Onları okurken insanın başkalarından ziyade kendine duyduğu sınırsız düşmanlığı, ruhunu yaralayan ilk derin kırılmaların başlangıcını, sonraki travmaların yansımalarını görebilmek varoluşuma da bir anlam katıyor. O vakit çaresiz bir roman kahramanı gibi kanımın kalp atışlarından daha hızlı aktığını duyuyorum. Hikâyenin acımsı tadı sadece yazanı değil beni de hırpalıyor: “Bu uğultulu kâinatta, terk edilmişliğin, zamansız kayıpların, tercih edilmemiş yalnızlığın, yoksulluğun, ezilmenin, aldatılmanın, ölümün yasını örten hikâyelerin sesini duy” diyor bana sanki. Görünen açık yaraları değil, o yaranın kalıcı izleriyle birbirlerini, tabiatı, dünyayı nasıl bozduklarını rüyada yavaşlatılmış bir depremi yaşıyor gibi izliyorum. Bir yazarın kelimeleriyle tanımadığım acılara ortak olmak başka bir hayat tasavvurunu gösteriyor.

Kolombiya doğumlu Jorge Franco Ramos sert bir yazar. Sinemaya uyarlanan romanlarıyla ellisine gelmeden dünyada tanınmış ancak onu özel kılan bu değil. Marquez’in “meşaleyi teslim etmek istediğim yazar” diye tanımlaması da değil bence. Türkçeye çevrilen tek romanı Yara İzleri’ni okurken hissettiğim acının gücünü hissettiren “acımasız” anlatımı oldu. Büyülü, evet fazlasıyla gerçekçi ama bir o kadar da yakıcı! El değmemiş duyguların ateşine dürüstlüğüyle böylesine korkusuzca dokunan bir yazarla karşılaşmamıştım epeydir.

Franco, köyde başlayan trajik hayatların kentteki devamında modern hayatın neden olduğu travmalardan çok melankoliyi, kaderin önlenemez gücünü, erkek iktidarının zulmünü gösteriyor. Üç kız kardeşi anlatıyor. Küçükken tecavüze uğradıktan sonra kendi yöntemleriyle ölüme yürümeyi seçen Leticia, bir depremde yaralanınca hayatı boyunca acılar icat ederek para kazanan, yalanın kimyası olduğuna inanan Jennifer, birkaç kez birlikte olduğu adama onun hiç okumayacağı mektuplar yazan âşık bir kadın, Amanda. Kabaca böyle tarif edilebilir zaten öyle karmaşık bir kurgusu da yok. Franco öyle “hınzır” Avrupalı yazarlar gibi edebiyatta zeki oyunları önemseyenlerden değil. Latin damarları şeffaf teninin ardından görünüyor. Kadınlığın “uçurum bakışlı” sezgilerini, onları bu dünyada değersiz kılan “kötülükleri” ve doğuştan tabiatlarının bir parçası olan hep biraz kederli olma hâlini nasıl da şiddetini sakınmadan anlatmış.

Kendisini hiç aramayacak genç “erkeğini” beklerken ihtiyarlayan Amanda, mırıldanır gibi yazıyordu mektuplarını: “Hatıranız bir hasım, yarayla birlikte delip geçen bir zımba. Jennifer, ‘Hiçbir yara tamamen iyileşmez, ya deride ya ruhta daima varlığını anımsatan bir iz kalır’ derken haklı. Belki de Jennifer’ın yaraları benimkilerden daha az acıyordur. Mosmor ama hâlinden memnun dolanıp duruyor. Oysa ben canım yanmadan nefes bile alamıyorum.” İlk bakışta korkunç gibi görünüyor değil mi? İnsan bu kadınları bu tekinsiz dünyanın orta yerinde böylesine yalnız, çaresiz bırakan ne olabilir, diye düşünüyor hâliyle. Yazar muhtemel sebeplerini sezdiriyor. Doğrudan anlatıp okurun tadını kaçıranlardan değil o. En çıplak, gerçekçi cümlelerinin gerisinde bile ironiyle acılaşmış buruk bir tat var.

Iskalanmış hayaller, teğet geçilen hayatlar, biriktirilmiş acılar galerisinde dolaşırken bu “vahşi” romanın neden ve nasıl bu kadar sıcak dokunabildiğini düşündüm. Yazarları birbirinden ayıran, onları benzersiz kılan bir “hâl” var. Taklit edilemeyecek bir “oluş”. Galiba ben tereddütsüz anlattığı “o kadın” olabilen Franco’da bunu gördüm. Bir kadına “Sizin beni terk edişiniz dünyanın sefaletinden ve yalanınız da milyonlarca kişinin yok olmak üzere olan bir gezegende yaşadığı aldatmacasından daha ehemmiyetliydi” cümlesini yazdıran romancı, bazı kadınların “bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi” canlanabileceğini ve aynı hızla cehennemi bir yangına koşabileceğini bilir. Bunu bildiği için rahatlıkla bir hayatı anlamak, âşık olmak, ölmek için kaç dakika gerekir, birkaç dakika bile yetmez mi diye soruyor. Sahiden, ıskalayıp mahvettiğiniz hayatları, zaman denizinin dibindeki kalıntıları görebilmek için kaç dakika gerekir?

***


(Yara İzleri, Jorge Franco, İthaki Yayınları, Çev. Seda Ersavcı)


aesrayalazan@gmail.com

.

Facebook Yorumları

Emlak8
7.10.2019
'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive