• 23.02.2014 00:00
  • (3531)

 'Daha yirmi yaşıma basmadan, Siyonist, Marksist, ve komün yerleşimcisi olmayı, öyle yaşamayı ve bundan vazgeçmeyi biliyordum. Dolayısıyla, Cambridge'deki akranlarımın çoğunun tersine Yeni Sol'un coşkularına ve çekiciliğine karnım toktu, hele Maoculuk, goşizm, üçüncü dünyacılık gibi radikal türevlerine… Aynı nedenle, öğrenci merkezli antikapitalist dönüşüm doğmalarından, feminist Marksistlerin siren seslerinden ya da genel olarak cinsiyete dayalı siyasetten etkilenmemeye kararlıydım. İnsanın bir şeyle körü körüne özdeşleşmesi ve sorgusuz sualsiz bağlılık göstermesinin nasıl bir bedel ödettiğinin farkındaydım.'

Yahudi asıllı Avrupa tarihçisi Tony Judt'ın ölümünden kısa bir süre önce yazdığı 'Anılar Şalesi' adlı anı kitabından bu alıntı. Ölümü üzerine Halil Berktay'ın yazdığı uzun makaleden kendisini tanıdığım, sonra çoğu kitabını okuduğum parlak bir beyin Judt.

Bir şey veya şeylerle yolları ayırırken, o şeylere objektif bakabilmek, saygı duymaya devam etmek zordur. Halbuki, 'saygı duymak' ve 'saygı göstermek' ayrı şeylerdir. Bir şeye saygı duymuyor olmak, ona saygı göstermemek anlamına gelmez. Mesela Judt, bir ateist olarak Musevi inancı ve diğer tüm inançlardan kendisini ayırmıştı; ama dini, dindarları hor görmüyordu. Yaptığı en sert eleştiri veya tesbitlerin bile yaralayıcı olmaması, konuşmasını görünmeyen bir yükseltiden değil, muhatabına eşit mesafeden yapması nedeniyleydi.

Sonuçta her şey bize dairdir.

Kendimizi en uzak hissettiğimiz şeyler dahil… Hatta, kendimizi en uzağına attığımız şeylerle, tam da bu uzaklık ihtiyacından dolayı ortak bir hikayemiz olduğunu anlarız. O yakınlık hoş olmayan anıları ima ettiğinden, kendimizi uzaklara atarız. Ona nefret duyarız. En çok eleştirdiğimiz şeyler, bizde bulunan şeyler olabilir.

'İnsanın bir şeyle körü körüne özdeşleşmesi ve sorgusuz sualsiz bağlılık göstermesinin nasıl bir bedel ödettiğinin farkındaydım' diyor Judt. Bağlanma, adanma, özdeşleşme bizim insani özelliklerimizdendir. Bu duygular bizi ötekine açar. Ancak her bağlılığın özünde özgürlük ve kendini bilme mevhibeleri olması gerekir kanımca. İnsan özgürlüğünü devrederek değil, özgürlüğünü kullanarak bağlanmalıdır. Allah'a da, sevgiliye de, dosta da, ideolojiye de… Yoksa işler emin olun sarpa saracak, çürüme hemen başlayacaktır.

Bir bağlılık sizi köleleştirdiği değil, özgürleştirdiği ölçüde sağlıklıdır. Sağlaması budur.

E.M. Cioran, 'Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar. (…) Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür' diyor 'Çürümenin Kitabı'nda.

Cioran'ın dediği gibi, 'yaşamak', kendini keşfetmek yerine, kendi boyutlarımıza karşı körleşme haline geldiğinde, aslında gönüllü olarak insan olmaktan çıkıyor, sahte peygamberlere dönüşüyoruz. Bağlanmanın ve adanmanın kendisi, mesela inanç, örgüt, cemaat üyelikleri, kendini bir an evvel ötekilerin üzerine çıkarmanın ve hükmetmenin araçlarına dönüşebiliyor. Bazı cemaatlerin iktidar ve paradan özellikle uzak durmaları boşuna değil. Ama unutmayalım ki iktidardan uzak durmak da bir iktidar yaratır.

Farkındayım sinir bozucu bir matruşka gibi.

Bilinenin aksine dünyada bilinçli şekilde kötülük yapanlar oldukça azdır. Mesela psikopatların vicdanları yoktur. Kötülük burada mekanik bir süreç, bir anomalidir. Can yaktığında, can aldığında rahatsız edici bir duygulanım yaşamaz. Bu yüzden ceza ehliyetleri de yoktur.

Bu dünyaya en büyük zarar verenler, bir şeye kendi insani boyutunu aşarak bağlanan, büyük ülküler edinenlerden çıkıyor. Daha büyük bir özgürlüğe, yani hükmetme gücüne kavuşmak üzere, yolun başında verimli bir merkeze özgürlüğünü devredenlerden ve masum amaçları araçsallaştıranlardan.

İnsanın böyle bir karanlık doğası var. Hepimizde de var. Sıradan insanlar ile Hitler tipolojisi arasındaki mesafe sanılandan daha azdır. Ne iyi ki, hayatın zor şartları bizi oyalar, kısıtlar, terbiye eder. Etrafa verilen zarar, aile ve yakın kişilerle sınırlı kalır.

Batı'nın Doğu üzerinde kurduğu tahakküm buna iyi bir örnektir. El Kaide gibi radikallerin adalet adına verdiği kanlı cevapta da aynı doğa etkindir. Batı paradigmasına göre iyi yetişmiş aydınların halkı, dindarları, yoksulları, eğitimsizleri küçümsemesi, hiyerarşik bir temel üzerinden onlarla ilişkiye geçmesi de aynı noktaya işaret eder: İnsanlığı kurtarmak…

Tüm insanlığı, tüm bir ülkeyi kurtarmak için, bir grup insanın acı çekmesi, bedel ödemesi genellikle kabul gören bir eğilim olur.

Bu nedenle güdülerimiz önemlidir. Doğru amaçlar bozuk güdülerle istismara uğrar, mahvoluş getirir. Hepimiz, içimizde üzerinde 'tehlikeli madde' yazan nükleer çekirdekler barındırıyoruz ve o çekirdeğin ismi 'benlik'.

Hülasa, biz kendimizi kandırmıyorsak, kimse bizi kolay kolay kandıramaz.