• 20.09.2018 00:00
  • (1309)

 Gazetelerimiz günlerden beri Rusya’nın Türkiye’nin zorlamasıyla kabul ettiği, İran’ın itiraz etmediği, ABD’nin ise uyacağını bildirdiği ‘İdlib’ konusundaki mutabakatı gündemde tutuyor.

Herhalde televizyon kanallarındaki tartışma programlarında da konu ayrıntılı biçimde ele alınıyordur.

İdlib konusundaki mutabakatla, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden acil bir konunun ortadan kalktığı, Suriye’deki iç-savaşı sona erdirmeyle sonuçlanacak bir sürecin başladığı genel kabul görüyor.

Seviniliyor.

Gelişmeler gerçekten bu beklentiler yönünde olursa buna en fazla sevinecekler arasında en başlara benim de adımı yazabilirsiniz.

Arap baharı neye dönüştü, neden?

Yukarıdaki cümleden gelişmeler konusunda benim kuşku duyduğumu çıkartmış olabilirsiniz.

Çıkartmışsanız yanlış yapmış sayılmazsınız. Ben Suriye’de iç-savaşa dönülme ihtimali ilk belirdiği andan itibaren olan bitenler hakkında hep kuşku duydum ve aradan geçen zaman içerisinde kuşkularım azalmadı, atılan her adımla kuşkularımın biraz daha büyüdüğünü dahi söyleyebilirim.

‘Arap baharı’, Tunus’ta var olan baskıcı yönetimden ve yolsuzluklardan rahatsızlık duyan bir seyyar satıcının kendini feda eden çıkışıyla başlamış ve o ülkedeki çirkin bir diktatörlük yerini demokratik bir sisteme bırakmış olsa bile, çok geçmeden başka bir renge büründü.

Bir ülkeden diğerine atlayarak arkasında çözülmüş, birlik ve dirliğini yitirmiş, çökmüş ve devlet özelliğini yitirmiş devletler bırakan bir kasırgaya dönüştü ‘Arap baharı’

Irak’a ABD’nin işgaliyle başlayan çözülme sürecini vites artırarak hızlandırdı.

Çöken ülkelere baktığımız zaman bunu görebiliyoruz.

En son halka Suriye oldu.

İsrail’in güvenlik ihtiyacına cevap

Ortaya çıkan tabloya bakılarak söylenebilecek olan şudur: Vaktiyle Ortadoğu bölgesini sürekli tetikte tutan ve kolayca savaşa yol verebildiği tam dört kez görülmüş ‘Filistin sorunu’, bu gelişmeler sonrasında bambaşka bir mahiyet kazandı: İsrail’in güvenliğini tehdit eden ülkeler askeri güçlerini yitirdiği gibi, ülkelerindeki meşruiyetlerini ‘Filistin davası’na sadakate bağlamış liderlerin hepsi hayatlarını yitirdi.

ABD başkentini Kudüs’e taşıdığını ilan edebiliyorsa bunu yalnızca Donald Trump‘ın başkan oluşuna bağlamak hata olur. Benjamin Netanyahu‘nun Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerlerini daha önce cesaret edemediği türden bir yaygınlığa kavuşturma hamlesi de aynı gelişmenin başka bir sonucudur.

Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin geleneksel politikalarının değişmesi için de benzer bir değerlendirme yapılabilir.

Hatta, ‘Arap baharı’ açısından en parlak örnek olarak gösterilmiş olan Mısır’da Hüsnü Mübarek‘in devrilip işbaşına seçimle gelen yeni yönetimin geçmesinin bir askeri darbeyle durdurulması da yine aynı bakış açısıyla değerlendirmeye tabi tutulabilir.

İran?

Komşumuz İran, zaman zaman içinin karıştırılması tehdidine maruz kalıyorsa da, hâlâ birlik ve bütünlüğünü koruyabilmesini, onun gibi bir ‘hasma’ duyulan ihtiyaca borçludur denilebilir. O ihtiyaç ortadan kalkana kadar kendini güvende hissedebilir İran.

Bu uzun girişten sonra Suriye’nin geleceğine ve Türkiye’nin Suriye politikasına benim gözümle bakabiliriz.

Suriye’nin çöküşü esas, Esad’lı da olabilir, onsuz da…

İlk elde söyleyeceğim şudur: Türkiye için en doğru politik çizgi, sorun ilk baş gösterdiğinde izlenen, mevcut yönetimi eliyle Suriye’nin demokrasi yönünde dönüştürülmesi politikasıydı. Daha önce Beşşar Esad‘la başlatılan ve kişisel-ailevi boyutlar da kazanmış olan yakınlaşma istenen sonucu doğurabilirdi.

ABD başta taraftar göründüğü bu çizgiyi bozdu.

O gün bu gündür, soruna taraf ülkeler -Türkiye dışında- Suriye için en kötü senaryonun gerçekleşmesi için çaba gösteriyorlar.

En kötü senaryo, Suriye’nin, bir devlet olarak gücünü yitirmesi, toplum olarak dirlik ve birliğinin yok olması, içerisinde etrafındaki ülkeler için tehlikeler barındırmasıdır.

Yoksa kimsenin Suriye’nin geleceğini sağlama alma gibi bir derdi yok. Herkesin derdi, daha önce aynı duruma düşmüş başka ülkeler gibi, Suriye’nin de kendi iç sorunlarıyla uğraşmasını garantiye alacak müflis bir devlete dönüşmesini sağlamaktır.

Esad‘lı ve Esad‘sız fark etmiyor, bu sonuca ulaşılsın da nasıl nasıl ulaşılırsa ulaşılsın…

Ülkesinde iç-savaşa yol açan sorunlar başladığından beri Beşşar Esad başka ülkelere gidemiyor; tek istisna Rusya. Esad 2015 ekim, 2016 ve 2017 kasım, 2018 mayıs aylarında Rusya’ya gitti ve Vladimir Putin ile görüştü.

Günümüzde yüz yüze görüşmeler bir gereklilik olsa da, Esad ile Putin‘in telefonla ve temsilciler aracılığıyla da birbirleriyle teması sürdürdüğünü düşünebiliriz.

[Şu notu da bir yerlere kaydedin lütfen: İsrail başbakanı Netanyahu da Rusya devlet başkanı Putin ile son üç yıl içerisinde, sonuncusu bu yılın haziran ayında olmak üzere, tam 9 kez yüz yüze görüştü.]

İdlib’e gelince…

Artık o konuda ayrıntıya girmeme gerek yok sanırım.

Tıpkı Cenevre’de yapılan ve sayıları sekize ulaşmış Suriye’de çözüme ulaşma amaçlı toplantılar öncesinde duyulan heyecanın her bir toplantı sonrasında hayal kırıklığına yol açması gibi, sonraki arayışların da fazla önemli olmadığına inanmamakta beni mazur göreceğinizi sanıyorum.

Samimi olan, gerçekten samimi olan tek ülke var: Türkiye…

Ötekiler?

Diğerleri Suriye’nin bir daha asla ayağa kalkamayacağı duruma gelmesine kadar top çevirmekle meşguller.

Benim gözümle olay budur.