• 27.12.2012 00:00
  • (5315)

 Siyasal kurumlar ve ilkeler nihayetinde belirli zaman aralığında ihtiyaçların ortaya çıkardığı araçlardır. İşe yaradıkları sürece sahiplenilir, yaramamaya başlayınca da terk edilir. Kutsallaştırılmazlar.

TÜRKİYE çok sevdi bu tartışmayı. Peki, son günlerde liberal demokrasiden hiç hazzetmeyen bazı kesimlerin, bu ilkenin havarisi kesilmelerine ne demeli?

“Modern devlet teorisinin tüm parlak kavramları, sekülerleştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır”, der, Nasyonal Sosyalistlerin mümtaz hukukçusu Carl Schmitt. Ona göre devletin siyasal yapısı ve tercihleri hakkında nihai kararı veren “egemen”, bu kavramlarla, teokrasilerin yaptığının aynısını yaparak, kendini kutsallaştırır. Kendi bekası için “olağanüstü hale” süreklilik kazandırır/kazandırmalıdır. Bunun için de “dost ve düşman” ayrımı gerekli.

Mesih bekler gibi kutsallaştırılıyor

19. yüzyıla kadar ki İngiliz tarihi de, tüm erklerin önce derebeyleri, sonra lordlar, ardından aristokrasi ve burjuva arasında dengeli bir şekilde dağıtıldığını gösterir. O halde, kuvvetler ayrılığı tartışması aslında siyasal merkezi tutan farklı güçlerin kendi iç dengesiyle ilgilidir. “Ayak takımını”, yani halkı çok ilgilendirmez. Kutsallaştırmalar da halkı, siyasal merkezdeki denge savaşının “kandan, et ve kemikten harcı” haline getirmesinin çok rafine bir yolu. Aynen milliyetçilik ideolojisinde olduğu gibi...

Peki, demokrasi çağında aynı değerlendirmeler geçerli mi?

Demokrasiden başka, toplumun kendi hakkındaki kararı verme imkanını barındıran başka bir sistem yoksa, cevabımız elbette ki “hayır” olacak.

O halde kuvvetler ayrılığı ilkesini “demokratik” bir anlayışa göre tartışmamız gerekiyor.

Tam uygulama sadece Başkanlık’ta Gerekiyor da, canım memleketimde bir türlü böyle olmuyor.

Schmitt’in ruhu cirit atıyor. Kuvvetler ayrılığı ilkesi Mesih beklenircesine kutsallaştırılıyor. “Dost” Mesih inip “Baht-ı kara maderini” ya da “askerlerini”, “gençlerini”, “kadınlarını” bir de “yurttaşlarını” kurtaracak!

Demokratik siyasal yaşam Mesihleştirmeyi kaldırır mı?

Siyasal kurumlar ve ilkeler nihayetinde belirli zaman aralığında ihtiyaçların ortaya çıkardığı araçlardır. İşe yaradıkları sürece sahiplenilir, yaramamaya başlayınca da terk edilir. Kutsallaştırılmazlar. Yine yapılıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Hele, akademik, politik ve ideolojik müktesebatları, kuvvetler ayrılığı ilkesi bir yana, demokrasiye tahammülsüzlükle malul ise, daha derin bir kuşku duymak gerekir.

Schmitt’in “egemen” tanımına giren bu “birileri” Mesihleştirme sayesinde iktidar devşiriyor, en azından 30’lu ve 60’lı yılların karanlık ve meşru olmayan sonuçlarına ulaşıyor/ulaşmaya çalışıyor demektir.

Bunu biraz açalım:

Kuvvetler birliği, kuvvetlerin sert veya yumuşak ayrılığı tartışması temelde yasama ile yürütme arasındaki ilişkiye göre belirlenir. Kuvvetler birliği, eğer birliğin merkezi çoğulculuğu yansıtan bir parlamento ise, demokratiktir! İsviçre böyledir.

Parlamenter sistemde ise yasama yürütmenin fiiliyatta adeta politikasını uygulama aracına dönüşür. Neredeyse ona da kuvvetler birliği denebilir. Bu da demokratiktir. Kuvvetler ayrılığının tam yaşandığı tek sistem ise başkanlık sistemidir.

Ama kuvvetler ayrılığı sevdalıları nedense başkanlık sistemine diktatörlük demekten kaçınmaz. Acaba neden?

Egemenlik eşitçe kullanılamaz

İster kuvvetler ayrılığı, isterse birliği olsun, yargı bağımsız/tarafsız olmak zorunda. Değilse demokrasi ayakta duramaz.

Ne var ki tutkuyla yürütülen bu tartışmanın merkezinde yasama-yürütme ilişkisi değil, aksine bunlar ile yargı arasındaki ilişki yer almakta. Üstelik esaslı bir çarpıtmayla birlikte: “Yasama, yürütme ve yargı egemenliği eşitçe kullanan üç kuvvettir”!!!

Egemenliğin kullanımında eşitlik söz konusu değil. Zira demokrasi, halkın kendi egemenliğini kullanarak, kendi kendini yönettiği sistemin adıdır. Dolayısıyla egemenlik “yönetmek” ile ilgili bir konudur. “Yönetmek” deyince de, varsayımsal

olarak yasama %20, yürütme %75 ise yargı sadece %5 oranında bu pastadan pay alabilir. Uyuşmazlık yoksa yargı da yoktur, zira.

Tartışmadaki ‘derin’ niyet

Egemenlik kuvvetler arası eşitliğe dayandırılıp ve tartışmanın merkezine yargı yerleştirildiğinde, derin niyet ortaya çıkmış oluyor: Yargı’yı “siyasal yönetim”in ortağına dönüştürmek ve bir siyasal muhalefet aracı olarak çalışmasını sağlamak!

Bu yüzden kuvvetler ayrılığı sevdalılarının, İstiklal Mahkemeleri, Dersim, Yassıada, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat yargılamaları, parti kapatmaları ve 367 hokkabazlığına alkış tutmaları şaşırtıcı değil.

Demokratik iradeyi “yargısal yolla” denetlemekle “yetkilendirilmiş” Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın 1961’den son zamanlara kadar üstlendiği temel işlev, hukuksallık maskesi altında ideolojik, kurumsal veya yapısal motiflerle siyasi takdir hakkını ortadan kaldırmak oldu.

Bu anlayış İttihat ve Terakki’den başlayarak, onun uzantılarının yaptığı tüm anayasal sistemlerin özünü oluşturdu.

Kuvvetler ayrılığının 1961 ile keşfedilmesi, bu “öz”ün yeni bir maskeye büründürülmesinden başka bir şey olmadı.

‘Hukuk’ maskesi altında ‘ideoloji

Bu kuvvetler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargı ayrımıyla değil, daha çok kendini halen devletin yüz yıllık asli sahibi gören yapı ile demokratik temsil organları arasındaki ayrımla ilgili.

Yani tam ta Schmitt’in belirttiği şekilde “dost ve düşman kuvvetler” ayrımı. Demokratik temsil, yani yasama organı ile yürütmenin siyasal kanadı (düşman kuvvetler), devletin geri kalan cübbeli, üniformalı, kravatlı, medyalı, kalpaklı ve pankartlı/sloganlı kanadı (dost kuvvetler) marifetiyle siyaseten dengelenecek, denetlenecek, son tahlilde ise yasaklamalar ve parti kapatmalarıyla çalışamaz hale getirilecek, gerektiğinde tasfiye edilecek.

Vesayet sisteminin restorasyonu

Tasfiye Schmittyen bir şekilde yani faşizan görünmesin diye de milli güvenlik, milliyetçilik, hukuk devleti, laiklik vs. kavramlarla maskelenecek.

Yani istedikleri şey en iyi ihtimalle vesayet sisteminin restorasyonu.

Kuvvetler ayrılığını bu derece kutsallaştıranların, zihinlerindeki karanlığa birebir uyan 1961 Anayasasını da aynı şekilde kutsallaştırmaları şaşırtıcı değil.

Bu yüzden kuvvetler ayrılığı ilkesinin en net ifadesi olan başkanlık sistemini diktatörlükle eş tutmaları da şaşırtıcı olmaz.

Böyle bir yapıyla yola devam edemeyiz

Buradan çıkan ders şu: Türkiye’nin yüz yıllık düzeni bu ise, demokratik kuvvetler ayrılığı ilkesi yerine “dost-düşman kuvvetler çatışması” işliyor demektir. Başbakanların gizlice dinlenmesine de şaşırmayalım o zaman!

Türkiye böyle bir yapıyla yoluna devam edemez, 2023’ü bulamaz. Toplumun egemenliğini demokratik bir şekilde devlete hâkim kılan, onu katılımla, ademi merkeziyetçilikle ve hukukla dengeleyen yeni bir Anayasal Düzen bu yönüyle de yakıcı bir ihtiyaç. Devam edeceğim. Nice maskesiz yeni yıllara!