• 15.07.2013 00:00
  • (3078)

 Kin ve nefret duygusu, birikmiş ön yargıların, hesabı sorulamamış örselenmişliklerin ürünüdür. Bu duygunun esiriyseniz, adımlarınızı hep bu duyguyla atmaya başlamışsanız, hesap sormak başlıca amacınız haline gelir. Yaşanmışlara ve yaşanacaklara yaklaşımınıza bu duygu ipotek koymuşsa, gerçeklikle bağınız kopmaya başlar. Gelişen olayların içindeki yerinizi ve rolünüzü doğru değerlendiremez, yaşananlardan gerekli dersi çıkaramaz hale gelirsiniz.

Kin gütme, aynı geminin yolcuları arasında yaşanan çatışmalarda belirleyici hale gelmişse, bu çatışmaların bir kazanı olmaz. Sonuçta iki taraf da zarar görür. Annesine, kardeşine ya da eşine kin güden, ona zarar vermek için yaşayan bir insanın huzuru, mutluluğu bulabilmesi mümkün mü?

Peki ya kin ve nefret duygusu bir toplumu oluşturan bileşenler arasında yaşanıyorsa, bir toplumdaki dini gruplar, ideolojik yapılar arasında kök salmışsa. Siyasal kavga bu duygusu etrafında sürdürülüyor, İktidarı elinde bulunduran grup siyasi rakiplerine kin ve nefret duyguları içinde saldırıyorsa. Böyle bir ülke ne hale gelir? Bunu görmek için fazla uzağa gitmeye de gerek yok. Olaylar bu duygu etrafında gelişmeye başlayınca sosyal, siyasal, kültürel ekonomik yaşamın nasıl tahrip olduğunu görmek için Irak’a, Suriye’ye bakmak yeter.

Türkiye’de de Komünistlere karşı Milliyetçiler, dini referans alanlara karşı laik milliyetçiler, Alevilere karşı Sünniler, Kürtlere karşı Türkler az kışkırtılmadı. Bu kesimler arasında kin ve nefret tohumları kök salsın diye az provokasyon tezgâhlanmadı.  Bırakalım tek parti dönemini, 12 Eylül öncesi yaşanan olayları hatırlayın; Sivas’ı, Fatsa’yı, Maraş’ı Çorum’u, Gazi Mahallesi olaylarını hatırlayın, Metris’te, Diyarbakır Cezaevinde yaşananları, Hrant’ın, Rahip Santero’nun katledilişini hatırlayın.

 Bereket versin Türkiye Halkları bütün bu çabaları sağduyusu ile boşa çıkarttı, PKK-Devlet Güçleri arasında 30 yıldır süre giden çatışma bile halkları bir bütün olarak birbirine düşürmeye yetmedi.  Kin ve nefret düzeyinde değil ama güvensizlik boyutunda bazı sonuçlar alındığı da bir geçek.

AKP bunların acısını çekmiş, mağduriyetini yaşamış bir partiydi. İnsanlar ülkeyi askeri vesayetten kurtaran AKP kadrolarından bu boyutta açılan yaralara merhem olacak adımlar bekledi. Kürt açınımı (Barış Süreci), Alevi açınımı bu anlama gelebilecek, umut veren adımlardı.

Gelin görün ki AKP %51 gibi bir oy oranıyla üçüncü kez iktidara gelince, askeri vesayetin belini kırıp rüştünü ispat etmenin, ekonomide belirli bir normalleşme sağlamanın sarhoşluğu ile kendine dikensiz gül bahçesi yaratma sevdasına kapıldı. Gelecekte ipleri sürekli elinde tutacağı bir siyasi yapının hayallerini kurmaya başladı.

Demokrasiyi geliştirmek bir yana, örseleyecek adımlar atmaya başladı. Dindar gençlik yetiştirmek için eğitime, iletişimi kontrol altına almak için basına, yandaş sermaye hazırlamak için ekonomiye, sosyal-psikolojik yapıyı kendi dünya görüşüne dayalı oluşturmak için yaşam biçimlerine müdahalelerde bulunmaya başladı.

AKP’yi yakın gelecekte zorlayacak bir muhalefetin ufukta görünmediği koşullarda, ayrıcalıklı konumlarını kaybeden milliyetçilik orijinli çeşitli siyasal yapılarda bütün bu müdahalelerin geleceğe yönelik umutsuzluk, AKP düşüncesine karşı nefret tohumları yeşertmesi kaçınılmazdı.

AKP ve onun lideri vaat ettiği Alevi açınımını, Barış Sürecini kadük hale getirecek bir ruh hali içinde olduğunun sinyallerini veriyor bir süredir. Diğer toplum kesimleri ile arasındaki güvensizliği derinleştiren bir yolda ilerliyor. 

Siyasi rakiplerinize hiç bir çıkış kapısı bırakmazsanız, tutunabileceği bütün dalları keserseniz,  kontrol altında tuttuğunuz yaşam alanlarından karşıtlarınızı dışlamaya çalışırsanız; sonuçta birbirine yabancılaşmış yaşama alanları ve yaşama biçimleri ortaya çıkar. Ülkeyi fiilen bölme yolunda ilerlersiniz.

Gezi Parkı Protestosu, AKP’nin kendini en güçlü gördüğü, yaşama alanlarına ve yaşama biçimlerine fütursuzca müdahale ettiği noktada uç verdi. Başbakanın direktifiyle polisin göstericilere uyguladığı şiddet sayesinde de bütün Türkiye’ye yayıldı.

İnsanlar hükümeti gayri meşru yollardan devirmek için değil, AKP hükümetinin talimatı ile polis aşırı güç kullandığı için sokaklara döküldü. Olayları hükümeti devirme aracı haline getirmek isteyenlerin oranı, mağduriyetlerini kendiliğinden tepkiyle ortaya koyanların içinde oldukça küçüktü.  Sayın Başbakan ısrarla bunu görmezden geldi, direnişi yanlış okudu. Yanlış okumaya da devam ediyor.

AKP ve onun lideri yaygınlaşan protesto gösterilerini, politikalarını gözden geçirmek için bir fırsat olarak pekâlâ kullanabilirdi. Olmadı. AKP ve kadrolarının bu politik olgunluğu gösterecek ne fikri derinliğe ne de deneyime sahip olmadıklarını yaşayarak gördük.

Neden böyle oldu? Çünkü AKP’de sonuçta kimlik politikaları etrafında kümelenmiş Halaskarlar arası kavga temelinde yükselen geleneksel siyasi kültürün içinden geliyordu, bu kültürün ürünüydü. Bu siyasi kültür içinde “uzlaşma” diye bir kavramın gelişme şansı hiç olmadı. “Taviz” vermek güçsüzlüğü kabul etmek demekti.  Kendisine çekiç rolü biçen karşısındaki her çivinin kafasına inmeliydi. Kinine, nefretine sahip çıkmalı, kendine yapılanın hesabını sormalıydı.

Bugünlerde yaşananlar AKP ve onun liderinin bu ruh hali içinde olduğunu açıkça gösteriyor.

Dini duyguları güçlü vatandaşların göstericilere karşı kin beslemesi için yalan yanlış haberler en yetkili ellerden, meydanlardan servis edildi. Halkın arasına göz göre göre nifak tohumları saçıldı. Şiddet uygulayan polis kahraman ilan edildi. Olaylarda gençlerin ölmesine,  ciddi bir biçimde yaralanmasına neden olan polisler; göstericileri palalarla, demir çubuklarla kovalayanlar serbest bırakılırken, Taksim Dayanışması’nın üyeleri tutuklandı. “Taksim dayanışması” suç örgütü olarak ilan edildi.

Bütün bunlar hükümetin hesap sorma mantığı ile hareket ettiğini gösteriyor.

Kim var bu “Taksim Dayanışması”, “suç” örgütünün içinde? TMMOB Başkanı, Semt Dernekleri Sözcüsü, Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı, KESK Kadın Sekreteri, DİSK Genel Sekreteri, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri, Şehir Plancıları Odası Şube Başkanı. Şimdi bu isimler terör suçlusu ilan ediliyor. Peki ne yapmış bu isimler? AKP hükümetinin kentlerdeki tarih, kültür değerlerini, yeşil alanları ortadan kaldırıp buraları ranta dönüştürmesine karşı çıkmışlar. Yaşama alanlarına sahip çıkmışlar. Peki, bu suç mu; yoksa demokratik bir hakkın kullanılması mı?

AKP iktidarının bu son döneminde hukuk alanında çifte standart kullanıldığına çok fazla tanık olmaya başladık. Ancak Meslek Örgütlerinin, sivil toplum temsilcilerinin mesleki örgüt olmanın doğal sonucu olarak, üyelerinin meşru haklarını savunmalarına, yaşama alanlarına sahip çıkmalarına yönelik açık faaliyetlerinin “suç” sayılmasına ilk kez tanık oluyoruz.

AKP hükümeti kent, doğa, kültür ve tarih değerlerini ranta dönüştürebilmenin önündeki engelleri kaldırma çabası içinde olduğu izlenimi veriyor.  Bütün bunlar hayra alamet değil!

Geçen hafta AKP’nin vahim bir müdahalesine daha tanık olduk. Hükümet gece yarısı operasyonu ile Torba Yasa’ya bir madde daha ekledi. Gezi Parkının hesabını sorma düşüncesi ile kurumsal yapıya müdahale etti. TMMOB’in mesleki alanda kullandığı yetkilere ve gelirlere el koydu. TMMOB’u işlevsiz hale getirdi.

Biz AKP hükümetinden 12 Eylül hukukuna son vermesini, Çağdaş Türkiye’nin hukuki, kurumsal, ekonomik yapısını, iş yaşamını katılımcılık, demokratikleşme, sosyal devlet temelinde yeniden yapılandırmasını beklerken; AKP 12 Eylül hukukuna rahmet okutacak adımlar atıyor. Demokrasiyi, hukuku iğdiş ediyor. İnsanlar arasında nifak tohumları saçıyor.

AKP’nin attığı adım ortaya çıkaracağı sonuçlar bakımından sadece TMOOB’u ilgilendirmiyor. Bütün meslek örgütlerini ilgilendiriyor. Atılan bu adımla birlikte mesleki standartların oluşumunda, korunmasında ve denetlenmesinde meslek örgütleri dışlanıyor. Bu adım daha fazla merkezileşme, daha fazla devlet müdahalesi anlamına geliyor.

Hükümetin sözcülerinden Hüseyin Çelik “Meslek ağalığına izin vermeyeceğiz” gibi bir laf etti. Sayın Çelik’e  “AKP’li milletvekillerinin zaman zaman dillerinden düşürmedikleri Ahilik geleneğine böyle mi sahip çıkacaksınız?”, “Sizin liberalizmden anladığınız bu mu?” diye sormak gerekiyor.

Ahilik, kent yaşamının düzenlenmesine sivil toplumun, meslek örgütlerinin bir katkısıdır.  Ahilik örgütleri, onun gençlik versiyonu olan Fütüvvet örgütleri sadece o meslek alanındaki kalitenin korunmasını değil, aynı zamanda üyeleri o mesleğe, o mesleğin kültürüne, etik değerlerine hazırlayan örgütlerdi. Birlikte çalışma, üretme çabası içinde mesleki örgüt içinde moral üstünlüğü sağlayan ayakta tutan yapılardı. Aynı zamanda bir eğitim kurumu olma özellikleri vardı.

İntikam duygusu ile hesap sormaya çalışırsanız, işte böyle neyi tahrip ettiğinizi bile göremezsiniz. Arkasından ne gelecek? Baroların avukatlık mesleği ile ilgili, fırıncı derneklerinin ekmek ile ilgili yetkilerini de ellerinden alacak mısınız?

Çağdaş bir Türkiye yolunda yürüdüğünü iddia eden bir hükümetten asıl beklenti, sivil toplumu güçlendirmek değil mi? Her iş kolu ile ilgili standartların belirlenmesinde ve denetiminde, adayları mesleğe hazırlayacak programların oluşturulmasında, sürdürülmesinde ve denetlenmesinde meslek örgütlerini işin içine katma yolu ile katılımcılığı arttırmak değil mi?

AKP her türlü yetkiyi elinde toplamaya dönük adımlar atıyor, güçler ayrılığı ilkesini zedeliyor. Bir taraftan bu adımları atarken  “barış süreci”, alevi açınımı konularında kendisinden beklentileri nasıl karşılayabilir? Adımlarınızı hesap sorma duyguları içinde atmaya başlarsanız, bir süre sonra adımlarınızı kontrol edemez hale gelirsiniz. Bu yol, yürünecek yol değil. Bu yolda yürümeyi alışkanlık haline getirirseniz, her adımda önünüze çıkacak olan daha fazla karmaşa, daha fazla nefrettir.

Bunu görmek çok mu zor?