Atilla Aytemur

Serbestiyet



Bookmark and Share

Bazen bir yürüyüş, bir yürüyüşten fazlası olabilir


14.7.2017 - Bu Yazı 278 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Günlerdir konuşulan ve tartışılan “Adalet Yürüyüşü,” umulanın çok üzerinde bir katılımın olduğu Maltepe Mitingi ile tamamlandı.

 

Kemal Kılıçdaroğlu 15 Haziran’da Ankara Güvenpark’ta tek başına başlattığı yürüyüşü, İstanbul’da milyonu aştığı söylenen bir mitingle -- üstüne vazife olmadığı halde İstanbul Valiliği’nin araya girip inandırıcılığı olmayan bir rakam ileri sürdüğü, ancak bizzat gözümle gördüğüm kadarıyla olağanüstü bir kalabalıkla -- noktaladı.

 

Ankara’dan yola ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkanı olarak çıkan Kılıçdaroğlu’nun, İstanbul’a oldukça geniş bir siyasal muhalefetin lideri olarak girdiğini söylemek, sanıyorum abartı olmaz.

 

İktidar için alarm veren hususlar var

 

Bu yürüyüş ve mitingden sonra, 16 Nisan Anayasa Referandumu’ndan  yüzde 48.6’lık oyla çıkan  “Hayır Cephesi”nin birbiriyle hayli uyumsuz,  ideolojik ve politik farklılıkları çok fazla, uzun süre birlikte yürümesi olanaksız ve Erdoğan karşıtlığından öte ortaklığı olmayan parti, çevre, gruplardan oluştuğunu; bu nedenle de dağılmaya mahkum olduğunu söyleyen analiz ve değerlendirmelerin gözden geçirilmesinin gerektiği de ister istemez ortaya çıktı.

 

Zirvesi 9 Temmuz’daki “Hak, Hukuk, Adalet” mitingi olan yürüyüş, 2019 itibariyle yapılacak seçimlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti için hiç de kolay geçmeyeceğini, özellikle iki turlu başkanlık seçimi için alarm veren birçok unsurun ortaya çıkmaya başladığını gösterdi.

 

Cumhurbaşkanı’nın ve AK Parti’nin tavrı tasvip görmedi

 

Bu yürüyüş ve miting,  siyasal sistemi kökten değişen Türkiye’de OHAL şartlarında yapılan, ama CHP’nin şahsında fazla alışıldık olmadığımız, “radikal” sayılabilecek bir eylem türüydü. Kitleler üzerinde ve siyasal zeminde etkisinin ne olacağı, bir tatsızlık yaşanmadan sonuçlanıp sonuçlanmayacağı merak ve endişe konusuydu.

 

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım ve AK Partili bakan ve yöneticilerin çoğu, yürüyüşü daha başından itibaren olumsuz bir dille değerlendirdiler. Terör destekçisi olduğunu, suç örgütlerinin katıldığını, FETÖ tarafından yönlendirildiğini, Türkiye’ye komplo kuran dış güçlerin projesinin bir parçası olduğunu, provokasyonlara ve anarşiye yol açacağını... ileri sürerek kriminalize etmeye, marjinalleştirmeye ve katılımı zayıflatmaya çalışan bir söylem tutturdular.

 

Hattâ Cumhurbaşkanı bir ara savcılara da çağrı anlamına gelen sözler söyledi;  bu sert tavrını sonuna kadar sürdürdü.

 

 “Adalet sokakta aranmaz... Meclis ne güne duruyor! Gelin ne derdiniz varsa orada söyleyin” mealinde görüşler ileri süren AK Parti liderliği, yürüyüşü demokrasi ve anayasa dışı bir eylem gibi göstererek gündem dışına itmeye çalıştı.

 

Karşı propaganda, dindar seçmeni yürüyüşten uzak tutabildi mi?              

               

Bu karşı propaganda yaklaşımında ısrarın ilk akla getirdiği husus, iktidarın son dönemde özellikle KHK uygulamaları, işten çıkarmalar, hukuksuz tutuklama ve yargılamalar nedeniyle bazı dindar seçmenlerde oluşan memnuniyetsizliğin bu eyleme desteğe dönüşmesini önleme çabası olduğudur.

 

Mitingde göze çarpacak sayıda başörtülü olmaması bu söylemle sonuç alındığı şeklinde yorumlanabilir, ama 24 günlük yürüyüş güzergahından medyaya yansıyan görüntüler tam tersi yönde açık destek olduğunu yeterince gösteriyordu. Şüphesiz zaman bu konuyu da netleştirecek.

 

Elbette, bugün iktidar ve muktedir konumunda olanların bu tür muhalif eylemlere karşı çıkmaları ve eleştirmeleri de demokrasinin tabiatına uygundur. Ama dile getirilenlerin içeriğine bakınca, bu sınırların hayli zorlandığını da kabul etmeliyiz.

 

İktidarın adı konmamış ortaklarına gelince: Devlet Bahçeli’nin önceki tuhaf çıkışları, sonra yürüyüş ve mitingin selameti için Ülkü Ocaklarını iki gün kapatma kararı, Alperenler Ocağı’nın böyle dönemlerde ortaya çıkıp hep tehditkâr tavır almaları gibi olgular da kaydedilmesi gereken noktalar olarak dikkat çekti. Geleceğin Türkiye’sine, bu tavırlar içinde taşınacak olumlu bir şeyler olduğunu söylemek çok zor!

 

Demokratik olgunluk testinden geçtik

 

Böyle bir yaklaşımın ne Türkiye, ne de dünya kamuoyunda destek ve tasvip göreceği zaten ilk günden belli oldu. Çünkü bir takım talepler için yapılan barışçı protesto yürüyüşü dünyanın her yerinde olağan bir demokratik hak ve eylem biçimi olarak kabul görüyor/du. Tarihe geçmiş ve anlamlı çok sayıda saygın örnek var/dı.

 

Nitekim bu sekter ve ötekileştirici tavırlarının, tasvip görmek bir yana, ciddi tepki topladığını fark eden Başbakan Yıldırım da gün geçtikçe yaklaşımını yumuşattı; yarı eleştiri yarı espriyle durumu idare etmeye çalıştı.

 

Demokratik ve anayasal bir hakkın kullanılması olarak bu yürüyüş ve miting, barış içinde ve kimsenin burnu kanamadan gerçekleşmişse, bunda CHP yönetimi ve katılımcılar kadar, iktidar partisinin emniyet ve jandarma aracılığıyla aldığı, yurttaş katılımını engellemeyen isabetli tedbir ve sağladığı güvenliğin de ciddi rolü oldu. Bu gerçekliğin de hakkaniyetli olmak adına unutulmaması icap ediyor.

 

Sonuçları itibariyle, Türkiye’de barış içinde bir arada yaşama ve demokrasiyi güçlendirme adına, toplumsal muhalefetin geniş katılımıyla bizzat içinde yer aldığı bu yürüyüş ve miting kayda değer bir olumsuzluk yaşanmadan, olumlu bir demokratik olgunluk testi olarak ülkenin hanesine yazıldı. Bunda da herkesin az çok payı oldu. 

 

Bir zamanlar CHP!

 

Son dönemlerin birçok siyasal gelişmesinin etkilerini bünyesinde toplayan bu yürüyüş ve miting sürecinin, sadece CHP açısından değil, iktidarı ve muhalefetiyle bütün Türkiye siyasetine dair önemli değişim ve dönüşümlerin işaretlerini verdiğini düşünüyorum. Bu yönüyle de, işin siyasal magazinine kapılmadan, üzerinde serinkanlı değerlendirmeler yapılmasının yararlı olacağı inancındayım.

 

Herkesin az çok kabul ettiği gibi, iktidarı kaybettiği uzun yıllardan beri CHP, siyasal muhalefeti kısır devletçi, vesayetçi ve ulusalcı bir retorikle götürüyordu.  Çoğu zaman TBMM genel kurulunda yapılan atışma ve kısır tartışmaları siyaset yerine ikame eden, iktidar tarafından dayatılan gündemler ve politik öneriler karşısından somut alternatifler geliştiremeyip mızmızlanmaktan öte bir şey yapamayan bir parti konumundaydı.

 

Planladığı her politik hamleyi neredeyse sınırlı sayıdaki parti yöneticisi arasında başlatıp yine onlar arasında sönümlendiren bir parti görünümü veriyor ve bir türlü kucaklayıcı olamıyordu. Siyaseti hobi olarak gören, dinamizmden yoksun bir emekliler kulübü gibiydi.

 

Zaman değişiyor ama…

 

Dönemin ruhuyla uyuşmayan söylem ve sembollerle arada sırada coşan, halka değmeyen işlerle gün öldüren, geride kalmış günlerin anıları ve olaylarıyla meşgul, iddiasız ve takatsız haliyle kendinden gayet hoşnut, ana muhalefet olmakla yetinen bir partiydi.

 

Ülkenin en temel sorunlarında ortaya yürek ferahlatan bir öneri koymadığı gibi, çözüm önerenlere de çoğu zaman olmadık yollardan engel olmayı seçiyordu. Değişen ülke, bölge ve dünya şartlarına kendini uyarlamak bir yana, olumlu her hamle karşısında geçen yüzyılın zihniyetiyle sürekli markaj yapan bir parti pozisyonu içindeydi.

 

Memleketle ilgili olmamakla beraber, iç dünyasında aradığı siyasal adrenalini sık sık başvurduğu genel başkanlık yarışları ve kurultaylarla sağlayan ve bunu da “parti içi demokrasinin işlediği yegâane parti” ambalajıyla savunan bir örgüt olarak, siyasal mavralara konu oluyordu. 

 

CHP’nin eski halinden ekmek yiyenler

 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu ilk yıllar da aşağı yukarı böyle geçmişti. Ne yaptığını bilmez bir parti ve yönetim algısı toplumda yerleşmiş; “CHP böyle olduğu müddetçe ve partinin başında böyle bir genel başkan kaldıkça AK Parti iktidardan gitmez” söylemi özellikle muhalif camiada yaygın hale gelmişti. Hattâ “Allah kimseyi böyle bir muhalefetten mahrum etmesin” gibi sözlerle mizah konusu haline getiriliyordu.

 

Doğrusu AK Parti de başarılı olmayan, alternatif geliştiremeyen, kanıksanmış bir siyasal söylemle günü kurtaran böyle bir muhalefet karşısında iktidar olmaya ve hükümet etmeye çok alışmış, bu durumu sevmişti.

 

İktidarda olduğu halde, CHP’nin bu durumunun sunduğu fırsatı değerlendirerek her daim rahatlıkla mağduriyet söylemine başvuruyor ve bundan da hiç zorlanmadan sonuç alabiliyordu. CHP’nin yakın ve uzak tarihi ve siyasal zihniyeti AK Parti için kalıcı bir cankurtaran simidi gibiydi. Bunun konforunu neredeyse üç dönem yaşadı.

 

Kılıçdaroğlu, adını koymadan değişime yöneliyor 

 

Lakin 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle birlikte, belki de biraz daha öncesinden itibaren, CHP’de hava değişmeye başladı. Kılıçdaroğlu hem darbecilere karşı çıkıp seçilmiş meşru hükümetin yanında yer aldı, hem de adaletsizlik ve hukuksuzluk olarak gördüğü konularda muhalefetini yeni bir dille sürdürmeye başladı.

 

CHP’nin jakoben laikçi dilini ve geleneksel devletçi söylemini ağır ağır terk edip,  adalet, özgürlük ve yurttaş hakları gibi kavramlara daha fazla ağırlık vermeye, özellikle dindar yurttaşları da kucaklayan yeni bir tavrın işaretlerini sergilemeye başladı. Aynı çizgiyi 16 Nisan Anayasa Referandumunda da sürdürerek, her görüşten muhalifleri içeren geniş bir yurttaş kesiminin “hayır” seçeneği etrafında toplanmasına çalıştı. Bunda epey başarılı da oldu.                                                                                                                                            

Özellikle OHAL uygulaması ve KHK kararlarının yarattığı yaygın haksızlık ve hukuksuzluklara karşı, ayrım yapmaksızın herkesin insan ve yurttaş olmaktan kaynaklanan haklarının yanında durmaya özen gösterdi.  İş adamı, akademisyen, gazeteci, memur, öğretmen, polis, asker, esnaf -- inancı ve siyasal tercihi ne olursa olsun, devlet uygulamalarının bir mağduruysa, onu savunmanın bir parti için demokratlık gereği asgari bir zorunluluk olduğunu göstermeye çalışıyordu. Bu hususta samimi olmadığı da ileri sürülemezdi.

 

Parti köklü, değişim zor -- ama şartlar uygun 

 

Bu değişim ve yeni yönelim düz bir çizgi halinde gitmiyordu elbette. Devlet kurmuş, toplumu yukardan aşağı tek bir kimliğe sokup neredeyse millet inşa etmiş (!), ideoloji oluşturmuş bir partiden söz ediyoruz. Yeni bir kimliğe evrilmesi, farklı bir kalıba girmesi, bambaşka bir siyaset dili ve tarzını benimsemesi kolay olmazdı. Hatalı tercihler, dirençler, parti içi karşılıklı hamleler buna kolay izin vermezdi. Geri dönüşler ve ters ataklar olabilirdi.

 

Hem parti içi dengeler, hem üye ve taraftar çizgisinin hayli katılaşmış fikrî yapısı, hem de bizzat kendi zihinlerinde bu tercihlerinin henüz yeterince oturmamış olması zigzaglara yol açıyor; tamamiyle ters yönde tavırlar (örneğin, sadece HDP’lilere dokunulacağı sanılarak milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına destek verilmesi vb) sık sık görülüyordu.  

 

Gene de, özellikle 16 Nisan Anayasa Referandumu’na giden süreçte Kılıçdaroğlu ve CHP’nin yeni hattı biraz belirginleşmeye ve toplumda karşılığını bulmaya başlamıştı.

 

Dikkat! Yeni bir dönem başlıyor…

 

Bütün bunlar dikkate alınarak, 15 Haziran’da Güvenpark’tan başlayıp milyonu aşan bir katılımla Maltepe’de noktalanan yürüyüş, siyasal rejimi değişmiş, mevcut iktidarında had safhada metal yorgunluğu görülen, dünyadaki algısı giderek “demokrasiden uzaklaşıp otoriterleşen ülke” derekesine  inen Türkiye’de önemli bazı değişimlerin yaşanmaya başladığının ifadesi olarak da ele alınabilir.

 

Hareket noktamız, son zamanlara kadar hayli etkisiz bir ana muhalefet partisinin ve onun çok güçlü olmayan genel başkanının bir yürüyüş ve miting sürecini muhtelif yönleriyle değerlendirmekti. Ama bu eylemin denk geldiği zaman, siyasal ve sosyolojik gelişimlerin geçirdiği değişim, bu partinin geleneksel rolünün kabuğundan çıkıp yeni rejimde bambaşka bir yere oturma ihtimali ve beklentisi, bu yürüyüşe, bir yürüyüş olmanın çok ötesinde anlam ve rol yüklemekte.  

 

Hatırlanacağı gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde bir şiir okuduğu için dört ay mahkumiyet alıp cezaevinden çıktığında, siyasette artık önüne geçilmez bir liderdi. Sonrasını biliyoruz.

 

Kemal Kılıçdaroğlu elinde “Adalet” pankartıyla yürüyüşe başladığında, oldum bittim yüzde 25’lerde dolaşan, eski müesses nizamın temsilcisi CHP’nin “on parmağının altında on pirenin zıpladığı” genel başkanıydı.  Ama 450 km yol kat edip İstanbul’da vasıl olduğunda…

 

Sonrasını hep birlikte göreceğiz.

.

Facebook Yorumları

reklam
12.12.2017
Yeni Suudi veliaht (3) ABD bu işin neresinde?
24.11.2017
Yeni Suudi veliaht ne yapmak istiyor? (1)
3.11.2017
Gezi olayları ve Kavala hakkında bir tanıklık
27.10.2017
HDP’den özeleştirel çıkışlar
16.10.2017
AK Parti geç mi kaldı?
2.10.2017
Sosyalistler Kürt referandumuna nasıl baktı?
27.9.2017
Hamas: Meşruiyet arayışında bir adım daha
18.9.2017
Siyasal nebbaşlara geçit vermeyelim!
11.9.2017
Referanduma itirazlar ve PKK’nın tavrı
31.8.2017
Bülent Uluer’i uğurlarken
15.8.2017
Şu halimize bakın!
8.8.2017
Diyanetin FETÖ raporu: Niçin geç kaldım!
31.7.2017
Cumhuriyet gazetesi dâvâsı ve metal yorgunluğu
25.7.2017
Meclis’teki içtüzük bombası
18.7.2017
Kaçan fırsat
14.7.2017
Bazen bir yürüyüş, bir yürüyüşten fazlası olabilir
22.6.2017
Muhalefetinizi nasıl istersiniz?
17.6.2017
Dindarlar ve laikler arasındaki ilişkiler
10.6.2017
“Yan yana ve birarada olanlar”ın çağrısı
1.6.2017
İki kongre
26.5.2017
Hamas’ın meşruiyet arayışı
23.5.2017
CHP’de neler oluyor?
30.4.2017
Bu sonuçlar huzur verir mi?
10.4.2017
Son hafta için özet ve birkaç soru
29.3.2017
Referanduma giderken “Hak ve Adalet”
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Seraby Interactive |Reklam Ajansı
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Seraby Interactive |Reklam Ajansı