Büyükelçinin ölümü*


12.2.2018 - Bu Yazı 690 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Bir bakan ziyaretinde Ankara’nın ardı arkası gelmeyen ve hep son dakikada değişen talepleri tepesinin tasını attırdı. Meslek hatta öğrencilik hayatı boyunca öfkelenmemiş yahut öfkesini dışa vurmaktan kaçınmış büyükelçi “artık yeter” dedi. Yeter dedi ama bu sanki boşlukta yankılanan bir çığlık gibi havada asılı kaldı.

“The Fighting Temeraire”, Ressam: JMW Turner

Saçlarını yandan ayırırdı. Resimlerine baksanız, dönemin modasına göre biraz uzun, biraz kısa, bazen favorili bazen değil ama çizginin çocukluğundan beri hep aynı yerden olduğunu farkederdiniz. Yetmişlerde kısa bir süre pos bıyık bıraktığı da olmuştu. Mütevazı bir evde Kocamustafapaşa’da büyümüştü. Babası Evkaf’ta memur, annesi ilkokul öğretmeniydi. Kardeşi yoktu. Ailesinin gözbebeğiydi.

Mekteb-i Sultani’de geçen yatılı yılları üzerine girdiği Mülkiye’yle birlikte Ankara yılları başlamıştı. Üç arkadaş Kavaklıdere’de bir bodrum katını paylaşıyorlardı. Copun, gazın üniversite bahçesine henüz girmediği o yıllarda siyasi faaliyet de bir nevi hobi gibiydi. Zaten hariciyeye intisap edince kim Maocu kim Sovyetçi soran da olmuyor, bu tatlı gençlik anıları rakı masalarına meze oluyordu.

Mülkiye’de hocaların kitaplarını hatmedip, sağlam kağıtlar yazarak sınıfları iyi derecelerle geçti. Bu çalışkanlığı hariciyedeki başarılı kariyerinin de temel taşı olacaktı. Sorsanız dönem arkadaşlarına, pek bağırıp çağırdığını, sinirlendiğini, küfrettiğini hatırlayan çıkmazdı. Ama toprak sahada yapılan maçlarda coşkusunu dışarı vuruyordu. Doğrusu çok da iyi futbol oynuyordu.

İnceci denilen tarzda, yumuşak bilek hareketleriyle peş peşe çalımlar atıyor, ayağa paslar veriyordu. İtiş kakışı da, şut atmayı da sevmezdi, golleri hep ayakiçi plaseyleydi. Faule maruz kaldığında ellerini iki yana açar “ayıp oluyor, böyle olacaksa oynamayalım” diye sesini yükseltirdi. Maalesef tercih yapması gerektiğinde Gençlerbirliği’nden gelen teklifi reddedip, hariciyeyi seçti. Arada bunu hatırlar, hayıflanırdı.

İngilizcesini geliştirmek için geceleri transistörlü radyodan BBC’yi dinlerdi. Haftasonları kravat-ceket kızlı-erkekli CDSO konserlerine ve Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen oyunlara giderlerdi. Ankara sanki sonbaharın hiç bitmediği, erdemli ama biraz gri bir başkent gibiydi o yıllarda. Hükümetler gelir geçer, koalisyonlar kurulur dağılır, ama müstakbel bir hariciyecinin ilgilendiği konularda kararların nerede, kimlerce alındığı gayet iyi bilinirdi.

Bakanlık yazılı ve sözlü giriş sınavlarını bileğinin hakkıyla iyi dereceyle geçti. Mükafaten Siyaset Planlama Dairesi’nde göreve başladı. Koridorda “heavy lifter” (ağır kaldıran) diye tanınarak temayüz etti. Ne o ilk sene ne neredeyse kırk yılı bulan meslek hayatında akşam sekiz olmadan bakanlıktan çıktığı görülmedi. Öğle yemeklerini de hızlıca yer, masasının başına dönerdi. Masasında da çoğu zaman açık klasörler, üst üste yığılı kağıtlar olurdu.

O ilk sene tamamlanınca askerliğini Genelkurmay Plan-Prensipler’de yedek subay olarak yaptı. Bahriye üniformasının ona yakıştığını söylerdi arkadaşları. Tam o aralar asker yine “muhtıra” vermiş, ama “ihtilal” yapmamıştı. Bakanlığa dönüşünde biraz da Harekat Başkanı’nın önerisiyle Müsteşar Özel Kalemi’nde göreve başladı. Parlak bir memuriyet hayatının habercisiydi kalem görevi.

Mülkiye’de MEB yayınlarından çıkan klasikleri okurdu ama artık iş yükünden pek edebiyatla ilgilenmez olmuştu. Haftasonları gidilen tiyatro ve CDSO konserleri de seyrelmişti. Soran olursa masasının dağınıklığını gösterir “hangi birine yetişeyim şekerim” diye cevap verirdi. Tayin dönemi geldiğinde müsteşar onu New York’taki BM Daimi Temsilciliği’ne “plase etti”. Ortadoğu uzmanlığı da o dönemde başladı.

Mahrumiyet bölgesi olarak ise New York’tan iki yıl görev yapacağı Bağdat’a gitti. İleride I’inci ve II’nci Körfez Savaşları’nda Irak gündemi işgal ettiğinde, bölgeyi iyi bildiği bu vesileyle sık sık hatırlanacaktı. Bağdat görevinin bir yararı da ona para biriktirme fırsatı vermesi oldu. Bu parayla Ankara GOP’da iki oda bir salon bir dairenin peşinatını karşıladı, bir de merkeze dönüşte satacağı Chevrolet otomobili satın aldı. Chevrolet’yi alan pavyon sahibi çok ısrar etmesine rağmen, pavyona hiç gitmedi.

Dönüşte bu defa Bakan Özel Kalemi’nde göreve başladı. Başkatiplik sınavından da birinci çıktı. Artık mesai dışında hiç zamanı yok gibiydi. Nadir boş zamanlarında da İstanbul’a anasını ziyarete gidiyordu. Annesinin evlilik konusunda onu sıkıştırmasını ise geçiştiriyordu. Galatasaray’dan arkadaşlarını pilav günlerinde görüyor, okul dönemine ait anıları dinlerken yüksek sesle “hah hah hah” diye kahkaha atıyor ama hemen ardından sanki üzerine bir hüzün çöküp, sessizleşiyordu.

Kalemden tayine çıkarken Vaşington’u istemesine rağmen Fransızcacı fazla bulunmadığı için Paris’e gitti. ASALA’nın diplomatlarımızı peş peşe şehit ettiği, askeri yönetim dolayısıyla da derdimizi muhataplara kolay anlatamadığımız zorlu bir dönemdi. Gözaltında, hapiste öldürülenler, idam edilenler derken hele Mitterand’ın cumhurbaşkanlığındaki Fransa’da insanın Batı’nın ikiyüzlülüğünden tiksinmemesi olanaksız gibiydi.

Kalemcilikten bunaldığı ve o dönemki Paris Büyükelçisi’nin de emekli olmak üzere olmasından ötürü, merkeze dönüşte Yunanistan Dairesi Başkanı oldu. Yine iş yükü çok ağırdı. Dosyasına hakim bir memur olarak sık sık koltuğunun altında imza kartonuyla arza iniyordu. Saçının çizgisi, pantolonunun ütüsü, kravatının düğümü hep yerli yerindeydi. Ama artık yorulmuştu da. Özel hayatındaki yalnızlıktan da, her gece Bakanlık’tan en son çıkan olmaktan da, haftasonları daireye gitmekten de.

Katıldığı ikili müzakerelerde Yunanlı muhataplarına kök söktürüyordu. Bayrağı dikiyor, bir adım geri adım atmıyordu. Genelkurmay’la eşgüdümü sıkı tutuyor, askeri üst yönetimce de el üstünde tutuluyordu. Tayin zamanı geldiğinde ödülünü Los Angeles Başkonsolosu olarak atanarak aldı. Çevresinin ve amirlerinin “misyon şefliği bekar yapılmaz” baskısına biraz da gönüllü yenik düştü. Kültür Bakanlığı’nda çalışan yaşıtı bir hanıma pastanedeki ikinci buluşmalarında evlenme teklif etti ve Los Angeles’e birlikte gittiler.

Los Angeles yıllarında tenis öğrendi. Çocukları olmadı yahut istemediler. Uzun yıllar onlara eşlik edecek bir Golden Retriever edinmekle yetindiler. ASALA terörü yılları geçmişti ama Ermeni konusu, gazetelerde çıkan can sıkıcı yazılar ve Kongre üyeleriyle temaslar mesaisinin büyük bölümünü işgal etti. Buna karşılık tadı fazla kaçmadı ve mesaisi önceye kıyasla gayet hafiflemişti. Bu durum ona iyi geldi, rahata alıştı. Ama Büyükelçilik öncesi aşılacak son bir adım vardı: Genel Müdür Yardımcılığı.

O arada Ankara’da Irak konusu yeniden alevlenmişti. Bölge uzmanı bir Ortadoğu Genel Müdür Yardımcısı aranıyordu. Bağdat görevi hatırlandı, Genelkurmay’la sıkı eşgüdüm geçmişi, yabancı dil hakimiyeti, iyi memurluğunun yanı sıra müsteşarın da tanıdığı bir isimdi. Merkeze, dört yılını tamamlamadan üçüncü yılının sonunda erken geri döndü. Böylece promosyonunun da önüne geçti. Genel Müdür Yardımcılığı, Büyükelçilik için tam karine teşkil ediyordu. “İnek girenin, sosis çıktığı” su geçirmez bir sistem kurulmuştu zira.

Ortadoğu Genel Müdür Yardımcılığı hareketli geçti. Bir-iki kere Şırnak’tan helikoptere binip Selahattin’de Barzani’yle görüşmeye dahi gitti. Aynı yıllar, Güneydoğu’da kanın gövdeyi götürdüğü yıllardı ama kimin ne dediği bilinmezdi. Hem hariciyecinin konusu değildi bunlar. Siyasetten uzak durmak lazımdı. Malum mevzularda askerin ne dediği ve MGK önemliydi. MGK toplantılarında sunuşları o yapıyordu. Uzun mesai saatlerinin baskısını, evde eşiyle Büyükelçilik öncesi gereken bir fedakarlık olarak paylaşıyorlardı.

Aradan iki yıl daha geçti. Hazırlanan Büyükelçiler Kararnamesi’nde gidebileceği “A altı” açılan yerler arasında rezidansı en haşmetli olan Moskova’ydı. Kendi promosyonu içinde “payeyi ilk alan” olarak Moskova Büyükelçisi oldu. Moskova yıllarında ziyaretine gelen müteahhitlerle sıcak ama mesafeli bir ilişki kurdu. Akçeli işlere bulaşmamak gerekirdi, ayrıca içinden bir ses bu sonradan görme zengin takımıyla buluşacağı pek bir ortak payda olmadığını söylüyordu.

Maiyetindeki memurlara daimi talimatı Ankara’dan gelen telgrafın ertesi gün yanıtlanmasıydı. “Tekit istemiyorum kardeşim” derdi. Arada arşivden getirttiği dosyaları önüne açarak değerlendirme dikte ettirdiği olurdu. Bu saatlerde kapısında imza için bekleşen memurlar “beyefendi kolları sıvadı” diye aralarında fısıldaşırdı. Ankara’da da “kalemi kuvvetli” diye isim yapmıştı. Öngörülerini “buradan görülebildiği kadarıyla” diye bir nevi sahte tevazuyla paylaşsa da, Rusya konusunda son sözü büyük ölçüde o söylüyordu.

Dört yıl sonra Ankara’ya dönüşte artık oturabileceği koltuk sayısı müsteşar ve yardımcılıklarından ibaretti. Nitekim İkili Siyasi İşler Müsteşar Yardımcısı oldu. Müsteşar olamadığı için biraz burkulmuştu ama yarış devam ediyordu. Üzerine belirli bir rahatlık da gelmişti. Arkadaşı olan müsteşarın ve diğer müsteşar yardımcılarının yanına kapıyı vurmadan ve ceketsiz “n’aber abi” diyerek giriyordu. Öğle yemeklerinden sonra kravatlar gevşetilerek yapılan kahve sohbetlerinde çoğunlukla iş konuşuluyordu. Nihayet A+ sınıfı Büyükelçilik zamanı gelmişti.

Londra Büyükelçisi olarak atandı. Her şey yolunda gibiydi. Ama artık o dört mevsim sonbahar, gençliğinin fakir ama mağrur Ankara’sının olmadığının farkındaydı. “Bunlar” iktidara gelmişti ve ne zaman gidecekleri belirsizdi. Kulağına çalınan bir şeyler vardı ama yetersizdi. Nirengi noktaları silikleşmiş, kaybolmaya yüz tutmuştu. 10 Kasım anma törenlerinde uzun konuşmalar yapıyor, sonra tüm memurlar ve törene katılmalarını zorunlu tuttuğu eşleri hep birlikte 10. Yıl Marşı söyleniyordu. Haftada bir her çarşamba öğle yemeklerini baş başa Silahlı Kuvvetler Ataşesi paşayla yiyordu.

Ne olduysa o zaman oldu. Bir bakan ziyaretinde Ankara’nın ardı arkası gelmeyen ve hep son dakikada değişen talepleri tepesinin tasını attırdı. Meslek hatta öğrencilik hayatı boyunca öfkelenmemiş yahut öfkesini dışa vurmaktan kaçınmış büyükelçi “artık yeter” dedi. Yeter dedi ama bu sanki boşlukta yankılanan bir çığlık gibi havada asılı kaldı. Bu tatsızlık sonucunda, daha iki yılını doldurmadan bavullarını toplayıp Ankara’ya döndü ve istifayı bastı. Bir yandan da mutluydu. Tunalı Hilmi’de yürüyüşler yapmayı, Kavaklıdere Tenis Kulübü’nde zaman geçirmeyi nicedir iple çekiyordu.

Fakat bu boşluk ona yaramadı. Haftasonları tutkuyla Galatasaray’ın maçlarını izlerken kendi gençlik yıllarını hatırlattığını düşündüğü o “inceci” oyunculara modern futbolda fırsat tanınmadığını görmek, kahvaltı ederken göz gezdirdiği ve elli yıldır değiştirmediği gazetenin dahi “bozduğunu” düşünmek, akşamları televizyonu her açtığında o mesleki sonunu hazırlayan adamı sürekli ekranda görmek, hepsi içini sıkıyordu. Düpedüz sıkılıyordu. Hayat ne zaman, nasıl geçmişti?

Ömrü boyunca yüzlerce belki binlerce sayfa telgraf, konuşma, sunum yazan büyükelçinin içinden artık tek satır yazı yazmak gelmiyordu. Yazmıyordu da. Tek bildiği, her şeyin yanlış ve kötüye gitmekte olduğu, yozlaştığıydı. Sonra bir gün yine Tunalı Hilmi’de yürüyüş yaparken, kalbinde bir kasılma, sol kolunda şiddetli bir ağrı hissetti. Önünden geçtiği eczaneye girip, oracıktaki sandalyeye çöktü. Kalkamadı. Büyükelçi ölmüştü.

Cenazesi Kocatepe’den kalktı. Naaşı, Bakanlık önünde yapılan sade törenden sonra, Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi. Aynı gün belki o sade törene katılan genç bir aday meslek memuru yanına imzaya girdiği hırslı, başarılı ve azimkar genel müdür yardımcısına büyükelçi hakkında yaptığı yoruma “şimdi sen onu bırak da…” yanıtı alıyordu. Zira iş beklemezdi. Hayat da, yarış da devam ediyordu.

*Bu portre tümüyle, her yönüyle hayal mahsulüdür.

.

Facebook Yorumları

Kod8
23.9.2018
Idlip'te Türk-Rus mutabakatı
19.9.2018
Irak'ta ABD-İran mücadelesi
17.9.2018
Idlip, saha ve masa
12.9.2018
Tahran vodvili ve sonrası
10.9.2018
Idlip'in galat-ı meşhuru
6.9.2018
Idlip'in isimsiz şehidi
3.9.2018
Al Idlip'i ver Tel Rifat'ı
29.8.2018
Irak Türkmenleri dosyası
27.8.2018
Memleketin birinde Kürtler yaşarmış
22.8.2018
Diplomata çelebilik yaraşır
19.8.2018
Dışişleri işini yapabilmeli
15.8.2018
Akbaş'ın sol bacağı ve diplomasi
12.8.2018
Hülooğğ devrinin sonu
8.8.2018
İran yaptırımlarının anlamı
5.8.2018
Ver bankeri, al papazı
1.8.2018
Putin'le geleni Putin yolcular
29.7.2018
Brunson, İdlip ve köşeden çıkmak
25.7.2018
Trump ile Putin arasında
22.7.2018
Muhalefetten beklenen
18.7.2018
Fransa harmanı ve Hırvatistan butiği
15.7.2018
Butik Hırvatistan ile büyük Türkiye
11.7.2018
İyi geceler Türkiye'm
9.7.2018
İkinci Cumhuriyet
4.7.2018
Susun, deli konuşacak
1.7.2018
Yerel seçimler: Dün değil şimdi
27.6.2018
Başkanistana hoşgeldiniz
24.6.2018
Yasaklara uygun yazı
20.6.2018
Çıldırtmaksa maksadın
18.6.2018
Gerçek seçim, fason demokrasi
13.6.2018
Dışişlerinde reformu düşünmek
10.6.2018
Kandil, Demirtaş, seçimler
6.6.2018
Münbiç yol haritası
4.6.2018
Çavuşoğlu'nun Vaşington seferi
30.5.2018
İslamcılığın tıkanışı ve tükenişi
28.5.2018
Biraz da kalkınmasak?
23.5.2018
Irak 2003-Irak 2018
21.5.2018
Seçim kampanyaları üzerine
18.5.2018
Filistin milli dava
16.5.2018
Malezya, Ermenistan, 24 Haziran filan
14.5.2018
Kürt meselesi: Sıkıldık
9.5.2018
(250+250) + 100 = 'IRAK'?
6.5.2018
Sizi cumhurbaşkanı yaptım
2.5.2018
Seçim sürecinde yine Suriye
29.4.2018
Yok baraj-Çok aday
25.4.2018
Son düzlük için Gül-Tekin kuponu
23.4.2018
Baskın seçim ve dış politika riskleri
18.4.2018
Mariano'nun sol ayağı
15.4.2018
Facebook ve bizim seçimler
12.4.2018
Açık ve yakın tehlike
8.4.2018
Çare fotoğraf diplomasisi
5.4.2018
Paketleyen, dövüşken devlet
2.4.2018
Macron, Trump, Erdoğan
29.3.2018
Avrupa: Olmadı yar...
26.3.2018
Kürtlerle hangi ortak yarınlar?
20.3.2018
Afrin'den Diyarbakır'a
19.3.2018
Alman koalisyonu, sosyal demokrasi, geleceğimiz
16.3.2018
Giden Tillerson, gelen Pompeo
15.3.2018
Lefkoşa'da bir nefes özgürlük
12.3.2018
Bir heyula dolaşıyor
8.3.2018
Irak Kürdistanı diye bir yerde
5.3.2018
Yaşasın ölüm, kahrolsun zeka*
1.3.2018
Ateşkes ve Afrin'in fethi
26.2.2018
Kürt meselesinin dışı, içi
22.2.2018
Suriye, Türkiye, ABD
19.2.2018
Suriye: Asker, sivil, savaş
15.2.2018
Savaş karşıtlığı aymazlıktır
12.2.2018
Büyükelçinin ölümü*
9.2.2018
Suriye'de resim belirginleşiyor
8.2.2018
Suriye oyun planımız
5.2.2018
Suriye: Veriler ve öngörüler
1.2.2018
Afrin, niyet ve akıbet
23.1.2018
Afrin ve sonrası
22.1.2018
Savaşa alternatif Suriye stratejisi
178.1.2018
Afrin'e müdahale yerine etkin diplomasi
14.1.2018
Demokratik cumhuriyet, halkın başkanı
10.1.2018
Ortadoğu'da sürdürülemez çelişkiler
8.1.2018
Trump, radikal İslamcılık, bölgemiz ve biz
4.1.2018
2018-Olası yangın yerleri
27.12.2017
Cumhuriyetimizin sonu
24.12.2017
Irak Kürtleri ayaklandı
22.12.2017
Dış siyaset 2018 atlası - II
20.12.2017
Dış siyaset 2018 atlası
18.12.2017
Uçurumun kıyısında
13.12.2017
Suriye'den çekilmek zamanı
10.12.2017
Kudüs ve Lozan
7.12.2017
Ortadoğu'da kartlar yeniden...
3.12.2017
Gemiyi bırak, tersaneye gel
29.11.2017
Suriye ve Kürtler
22.11.2017
Suriye'de son durum
19.11.2017
Barış çölü, akademik çöl
15.11.2017
'Slimfit' devlet
12.11.2017
Atatürk, Kürtler, Erdoğan
8.11.2017
Riyad, Tahran, Ankara
5.11.2017
Laik, çoğulcu, katılımcı cumhuriyet
1.11.2017
Mesut Barzani'den sonra
29.10.2017
Devletin fazlası, kuralın azlığı
25.10.2017
Irak Kürdistanı'nın sonu mu?
22.10.2017
Kürtler ve Türkiye
18.10.2017
Kerkük
15.10.2017
Sorun ABD vizesinden derin
11.10.2017
Idlip: 'İyi, Kötü ve Çirkin'
8.10.2017
Mam Celal'in ardından
4.10.2017
Katalunya dersleri
1.10.2017
Ovaköy/Körava ve 'İslamcı Kemalizm'
27.9.2017
Referandumdan sonra
24.9.2017
MGK bildirisi üzerine
20.9.2017
Şok, seferberlik, savaş
13.9.2017
Cumhuriyet'in tosladığı mahkeme duvarı
6.9.2017
Menzil, Kürtler, Selefilik
3.9.2017
Irak Kürdistanı’nda referandum
30.8.2017
Mezbaha 694
28.8.2017
Diplomaside büyücü yamaklığı*
23.8.2017
Dış politikamız değişiyor mu?
20.8.2017
İki Türkiye boğazlaşır mı?
16.8.2017
Komşu Kürtlerin bağımsızlığı
13.8.2017
Gülümseyin, yarın artık yakın
8.8.2017
İkinci yeni Türkiye
6.8.2017
Muhabiriniz Yoğurtçu Parkı’ndan bildiriyor
2.8.2017
Dış politikada gelecekten geçmişe
30.7.2017
Cumhuriyet Davası izlenimleri
26.7.2017
Almanya'yla krizden Cumhuriyet'e
24.7.2017
Başkanlık yarışı nasıl kazanılır?
19.7.2017
Başkanlık yarışı kazanılabilir
9.7.2017
Büyükada casuslar yuvası
5.7.2017
Adalet Yürüyüşü
26.6.2017
Suriye/Irak: IŞİD'den sonrası
21.6.2017
Irak/Suriye: Maç sonu kavgası
18.6.2017
Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı
14.6.2017
Macron, TINA, OHAL - Vay vay vay...
10.6.2017
İran, Katar, SA: Kalıcı sakatlığa yol açabilecek pozisyonlar
7.6.2017
Katar, Suriye, Türkiye, vs...
31.5.2017
Kadri Gürsel hapisteyken hangi dış politika?
24.5.2017
'Geleceğe kaçış' - Bis
17.5.2017
Başlamadan biten görüşme
14.5.2017
Kendi Ermeni meselem: Cemal Azmi Bey
8.5.2017
Astana sonrası Suriye
3.5.2017
Dış siyasette anlam deryası
30.4.2017
Suriye, bize Afganistan olmasın
26.4.2017
Macron: Yeni siyasetin bir filizi
23.4.2017
Sıfırlanan ana muhalefet ve yeni siyaset
19.4.2017
Hınçla ters takla?
16.4.2017
Efsaneler, gözyaşları, hariciye...
9.4.2017
Ortadoğu için bir diplomasi kılavuzu
7.4.2017
Temiz kırık mı, direnç hattı mı?
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8