Ayşe HÜR

Radikal GAZETESİ



Bookmark and Share

Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne


17.08.2014 - Bu Yazı 3475 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Çankaya Köşkü'nün resmi internet sitesinde ne evin asıl sahibi Ermeni Kasapyan Ailesi'nden ne de 'evi onlardan satın aldığı iddia edilen' Bulgurluzadelerden söz ediliyor.

“Çankaya Köşkü’nü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. Benim babam (Ankara doğumlu 1887/1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu demiryolunda çalışması vesilesiyle tüm aileyi Ankara’dan (Konya yoluyla) İstanbul’a kaçırmıştır. Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören’deki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur. 15 veya daha fazla sene evvel, İstanbul gazetelerinden birinde bu bağ evinin resmi çıkmıştı -bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti- ve annem rahmetli Vehbi Bey’e bir mektup yazmıştı. Vehbi Bey de anneme o bağ evinin renkli bir fotoğrafını yollamıştı (…) Ayrıca Ankara’da dedemin ailesi ve kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) kilise inşa etmişlerdi ki, bu kilise de yakılmış…”

“Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeni’ydi”

Bu satırlar, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı kompleksinin bugün Müze Köşk diye anılan, çekirdek binasının sahibi Kasapyan Ailesi’nin Kanada’da yaşayan fertlerinden Edward J. Çuhacı’ya ait. Bu satırların yazılmasına neden olan ise, (o dönem) Hürriyet yazarı Soner Yalçın’ın 11. Cumhurbaşkanı seçimleri vesilesiyle yazdığı “Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeni’ydi” başlıklı sansasyonel yazısında, “köşkün zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında kenti terk ederken, bağevini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurluzadeler’e satmıştı,” demesiydi. Yazısında, köşke dair çok ilginç ayrıntılar veren (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6196954.asp) Soner Yalçın, Edward J. Çuhacı’nın bu mektubunu yayınlamamıştı. Elbette daha garip olan, Çankaya Köşkü’nde oturan devlet ricalinden hiç ses çıkmamasıydı. O günden beri de ses çıkmadı.

Hâlâ Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesinde köşk binası ile ilgili şu bilgiler veriliyor: “27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal, önce Ziraat Okulu’nu daha sonra da İstasyon Şefi Köşkü’nü hem konut hem de çalışma yeri olarak kullanmıştır. Bu binaların Ata’nın çalışma ve dinlenmesi için yetersiz olmaları nedeniyle uygun bir konut arayışı içine girilmiş, daha sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamasını sağlamak amacıyla bağlar bölgesi Çankaya’daki bağ evi Ankara Şehremaneti (Belediyesi) tarafından 30 Mayıs 1921’de Mustafa Kemal’e armağan edilmiştir.”

Görüldüğü gibi, resmi sitede, ne evin asıl sahibi Kasapyan Ailesi’nden ne onlardan satın aldığı iddia edilen Bulgurluzadelerden söz ediliyor. (1915 ve sonrasında gasp edilen Ermeni malları ile ilgili olarak şu yazıma bakılabilir: (http://www.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/ermeni-mallarini-kimler-aldi/370/)

Siteye göre “Bağ evi, ağaçlar arasında, kuzeyinde Ankara’ya hâkim büyükçe bir terası bulunan, dikdörtgen planlı, küçük bir yapıydı. Zemin katında, ortasında fıskiyeli, sekizgen bir havuzu ve iki yanında birer odası olan merkezî bir taşlık, aynı plana sahip üst katta ise bir orta hol ve iki yanında birer oda bulunmaktaydı.” 

Çankaya’nın hüzünlü hanımefendileri

Mustafa Kemal’in 29 Ocak 1923’te Latife Hanım’la evlenmesinden sonra bağevinin büyütülmesine karar verilmiş, bu iş için Mimar Vedad Tek görevlendirilmişti. Vedad Tek bağ evine bir ‘Rüzgârlık’ ve ‘Giriş Holü’ ekledi. 1924’te girişin sağındaki oda, elçi kabul salonu ve Atatürk’ün çalışma odası olarak düzenlendi. Dekorasyonda kullanılan hakim renk yeşil olduğu için bu salona ‘Yeşil Salon’ denmesi adet oldu. Bu yıl ayrıca vitray pencereli bir yemek salonu ve ‘radyo-sigara salonu oluşturuldu. 
Bağevinin çekip çevrilmesi için Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi, Ragıp Bey’in kardeşinin kızı Fikriye Hanım köşke çağrılmıştı. Milli Mücadele’nin en civcivli günlerinde Mustafa Kemal’in yanında bulunan Fikriye Hanım’ın, belki çok önceden, belki de köşkte yaşarken Mustafa Kemal’e aşık olması, Mustafa Kemal’in Latife Hanım’la evlenmeye karar verdiğinde, köşkten uzaklaştırılmayı (Almanya’ya gönderilmişti) hazmedememesi ve evliliği öğrenince, 23 Mayıs 1924 günü, habersiz geldiği köşkün önünde şüpheli biçimde ölmesi (hâlâ intihar mı etti, cinayete mi kurban gitti konusu aydınlanmamıştır) Çankaya Köşkü’nün hazin öykülerindendir. 

Mustafa Kemal ve Fikriye Hanım


Fikriye Hanım’ı ölüme götüren bu evlilik olayı, Mustafa Kemal’e de mutluluk getirmemiştir. Kılıç Ali buna dair bir anıyı şöyle aktarır: “Bir gece yarısı telefonum çaldı. Arayan Yaver Muzaffer Bey’di: ‘Gazi sizi emrediyor.’ Hemen kalkıp gittim. Yolda Salih Bozok’a rastladım. Gazi onu da çağırmıştı. Birlikte Gazi’nin odasına girdik. Gazi’nin yüzü kıpkırmızıydı. Kanepenin üzerine elbisesiyle uzanmıştı. Bizi görünce şöyle bağırdı: “Bu evden kaçayım, yoksa gaz döküp bu evi yakacağım!” Salih hemen Gazi’nin boynundaki kravatı gevşetti, gömleğinin yaka düğmesini çözdü. Meğer Gazi, sofradan sonra bahçeye çıkmış. Köşk’ün kapısında otururken, Latife Hanım balkona çıkarak yakışıksız bir tavırla niçin yatmadığını sormuş. Çevredeki sofracılar, muhafızlar ve posta erleri önünde Gazi’nin kişiliğiyle bağdaşmayan laubali sözler söylemiş (…) [Gazi] Başyaver Rusuhi Bey’i yanına aldı, otomobiline bindi ve ‘Yozgat’a doğru!’ diyerek Köşk’ten ayrıldı…”

Bu olaydan kısa süre sonra, boşanma ile ilgili resmi işlemler tamamlanır. Boşanmanın nasıl olduğunu Gazi, Kılıç Ali’ye şöyle anlatır: “Latife Hanım, benim kendisinden ayrılabileceğime hiç ihtimal vermezmiş. Bir gün bu ihtimalden söz ederek bana ‘Nasıl olur? Dünyaca tanınan Mustafa Kemal, dünya önünde eşini nasıl boşar?’ diyerek ayrılığın imkansız olduğunu anlatmak istemişti. Kendisine ‘Gayet basit’ dedim. ‘Öyle bir durum olsun istemem. Fakat mecbur kalırsak, zile basarım, Genel Sekreter Tevfik Bey’i çağırırım, Anadolu Ajansı’na iki satır vererek, ‘Gazi, Latife Hanım’dan ayrılmıştır’, derim ve iş olur biter. Latife Hanım, bu cevap karşısında hayretler içinde kalıp, ‘o kadar basit mi?’ diye sordu. ‘Evet, o kadar basit’ dedim.” Gerçekten de, Gazi boşanmaya karar verdiğinde, henüz Medeni Kanun meclisten geçmediği için, 11 Ağustos 1925 tarihli hükümet tezkeresiyle ile Latife Hanım’dan boşanacaktı…

“Beni Çankaya’nın kayalıklarına hapsettiniz!”

Latife Hanım “yedi deve yüküyle geldiği köşkten bir bavulla” çıkıp gittikten sonra Mustafa Kemal’in Çankaya’da yaşadığı bunaltıyı yine Kılıç Ali’nin bir anısından öğrenebiliriz: “Dikkat etmiştim. Kafasında olgunlaştırma ihtiyacını duyduğu büyük kararladır üzerinde çalışırken, kendisine has tercihleri vardı. Tek başına bilardo masasına geçtiği, egzersize başladığı anlar böyle idi. Zaman zaman ıstakayı aniden bırakır, bir köşedeki kağıdın üzerine kurşun kalemle notlar alırdı. O’nu böyle anlarında, bakışlarından uzak seyredebilmek gerçekten zevkti. (…) Bilardo salonunda yine tek başınaydı. Hasan Rıza’yı elinde dosyalarıyla görünce ‘Gel bakalım çocuk’ dedi. Yine her zaman olduğu gibi imzasına sunulan evrak üzerinde bilgi aldı. İşler tamamlanınca, onun izin istemesine fırsat vermeden, ‘haydi sen gidesin evine… Yoruldun, kısmetse yarın görüşürüz’ dedi. Resmi olmayan hayatında, geleneklere saygılı, halktan biriydi. Hasan Rıza’yı gözleriyle izledi. Sonra bana döndü: “Bak Kılıç… Evine gidiyor. Çarşıya uğrayacak, evdekilerin istediklerini alacak, kapıda karşılayacaklar, hanımı ile çocuğu ile kucaklaşacak, sohbet edecek gönlünde görevini tam yapmış insanların huzuruyla uyuyacak. Akşama doğru kalkacak, hep birlikte gezmeye gidecekler, hem gönüllerince, istedikleri gibi… Protokol yok kontrol yok. Öğrenmek, duymak, bilmek istediklerine gönüllerince sahipler. Acaba bizim Hasan Rıza saadetinin farkında mı?...”

Çevresindekilere “Beni Reisicumhursun diyerek Çankaya’nın kayalıklarına ve Dolmabahçe’nin rutubetli, karanlık odalarına hapsediyorsunuz, sonra siz istediğiniz gibi geziyor, eğleniyorsunuz” diye şikâyet eden Mustafa Kemal’in ihtiyacı yoktu ama bağ evinden bozma köşk resmi ihtiyaçları karşılamıyordu. Bu yüzden 1931-1932’de bugün ‘Çankaya Köşkü’ de denilen ‘Pembe Köşk’ inşa edildi. Bodrum üstüne iki kattan oluşan bu binanın mimarı ise Alman Clemens Holzmeister’dı. Bu yeni köşkün yemek salonu, Atatürk’ün ünlü yemekli toplantılarına ev sahipliği yaptı.

‘Çankaya sofra akademisi’ 

Atatürk’e en yakın kişilerden biri olan Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Kılıç Ali bu gün bazılarının iddia ettiğinin aksine, Atatürk’ün sofrasının sıradan bir içki sofrası olmadığını, bazılarının sandığı gibi burada devlet işlerinin görülmediğini ancak politika, ekonomi, tarih, coğrafya, dil gibi çeşitli konularda beyin fırtınası yapılan bir çeşit ‘akademi’ olduğunu söyler. Bu ‘akademi’nin devamlı ‘öğrencileri’ arasında kendisi, Nuri Conker, Hasan Soyak, Cevat Abbas Gürer, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay, İ. Necmi Dilmen, Naim Hazım Onat, Yunus Nadi Abalıoğlu, Reşit Galip vardı. Kılıç Ali’ye göre sofraya kimse davetsiz gelemezdi. Sadece İsmet Paşa, Tevfik Rüştü ve Şükrü Kaya bu konuda istisna idiler. Sofranın olmazsa olmazı ise Nuri Conker idi. Atatürk, her yemekte mutlaka kendisine takılmayı adet edindiği için, gözleri ilk onu arar, yoksa mutlaka sofraya getirtirdi. 


Falih Rıfkı da Çankaya’da şöyle yazar: “Bu bir içki ve cümbüş sofrası değildi: dostları ile hatta düşmanları ile sohbet ve tartışma meclisi idi. Sevdiklerinin ve birlikte bir şeye inandıklarının tenkitlerine, itirazlarına, tartışmalarına inanılmaz bir katlanışı ve hoş görürlüğü vardı. Türk dili ve Türk tarihi meselelerinin, onun sofrasında tam bir fakültelik zaman tutmuş olduğunu tahmin ediyorum. Tebeşirli kara tahta karşısında idi. Bakanlar, profesörler, milletvekilleri hep o tahtaya kalkmışızdır. Ondan başka hepimiz yorulur, doğrusu biraz usanırdık. Savaş ve devrim günlerinde meseleler konuşulduğu sırada hiç içmez veya pek az içerdi. Kendisine bir zaaf ve laubalilik sezilmesi ihtimaline karşı pek titizdi. Pek efendi bir ev sahibi ve eski Osmanlı deyimiyle pek edepli idi. Bir akşam sofrada, Dr. Reşit Galip’in aşırı çıkışlarına dayanamayıp, “Galiba rahatsızsınız, biraz dinleniniz” uyarısı karşısında muhatabının “Burası milletin sofrasıdır. Ben milletimin sofrasında oturuyorum!” demesi üzerine “Beyefendi’nin hakkı var. O halde biz sofrayı terk edelim” demişti. Bu ilginç geceden sonra Reşit Galip’in Maarif Vekili olarak atanması Falih Rıfkı’nın çizdiği hoşgörü tablosuna uyuyordu. Buna karşılık 1932’de İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey’in bakanlıktan ayrılması da sofradaki işittiği bir azardan sonra olmuştu. 

Ancak, gerek Kılıç Ali gerekse başka kaynaklar, sofrada sadece ciddi konuların konuşulmadığını, eğlenceli işlerin yapıldığını da kabul ederler. Örneğin Kılıç Ali “Eğlence denilen şey ise, alaturka saz getirip onu dinlemekten ve bazen de vakit geçirmek için sofradan eken kalkarak kazançların sonunda harman edilmesiyle biten poker partisi yapmaktan ibaretti” diyor. 

“Eşi bulunmaz bir poker partisi”

Bu partilerden birine ilişkin izlenimlerini ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Joseph C. Grew, 24 Şubat 1928 günü hatıra defterine şöyle yazmıştı:

“Türkiye’de Amerikan okulları hakkında İsmet Paşa’ya bazı söyleyeceklerim vardı, kendisinden ertesi gün için bir randevu aldım. Tam gece yarısı Gazi geldi ve salonda ilerledi. Yanında İngiltere Büyükelçisi Sir George ve Times gazetesinin muhabiri J. W. Collins vardı. Müzik ve dans iyi gidiyordu, büfe çok zengindi, şampanyaya ise kalite ve miktar bakımından diyecek yoktu. Sanırım üç şampanya masası vardı ve bütün gece üçü de boş kalmadı. Saat 02’de Sir George’un oyun sırası bitmiş, Ruşen Eşref Bey, Mustafa Kemal’in benimle poker oynamak istediğini haber vermişti. Gazi, iki Türk hanımı, ben ve çok sevdiğim Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey olmak üzere beş kişi oyun odasında masaya oturduk (…) Dehşetli bir şansım vardı, bütün potlarda kazanıyordum. Bir keresinde Gazi 500 demişti, ben bunu 500 daha çıkardım. Gazi gördü. Gazi’nin fulüne karşılık ben dört onlu açtım. Bunun üzerine öne doğru eğildi ve fişlerini benim önüme doğru iterken, yanağımı dostane bir şekilde okşadı. İki veya üç saat sonra ben elimi karım Alice’e bıraktım. Hava almak üzere dışarı çıktım. Aynı şans onda da vardı. Fakat bir keresinde o kadar utanmıştı ki, Gazi’nin fulüne karşılık elinde yine dört onlu bulunduğu halde, bunlardan yalnız üçünü göstermişti. Döndüğüm zaman Gazi, Alice’in fevkalade iyi oynadığını söyledi, bilmiyordu ki Alice onun sandığından da daha iyi oynamıştı. Fakat bundan sonra şansım beni terk etti. Bir tek elde dahi kazanmaksızın kaybettim. O zamana kadar hep kaybetmiş olan Gazi ise şimdi kazanmaya başlamıştı. (…) Sabah 7-8 sıralarında peynirli sandviç ve çaydan ibaret bir kahvaltı yaptık. Saat 5’te Alice yatmaya gitmişti. Gazi’nin bütün gece sevgi ve hayranlık dolu bakışlarla efendisini seyretmiş olan köpeği, beride bir divan üzerinde çoktan uykuya almıştı. Saat 9’da bütün paraları kazanmış olan Gazi son bir oyun daha teklif etti. Bu oyunun son elinde, baştan beri ortada dönmüş olan para on binleri bulmuştu. Hesapları tutan Eşref Bey, sonuçları bana bildirdi. Necati Bey 3-4 bin lira, ben ise yalnız 900 lira kaybetmiştim. Yalnız Gazi kazanmıştı. Ruşen Eşref Bey’den bir deste para aldı ve çok nazikane şekilde hepimize, kaç lira kaybetmişsek aynı o kadarını geri verdi. Böylece çok güzel bir zaman geçirmiş oluyorduk; ne kazanan, ne kaybeden vardı. Eşi bulunmaz bir poker partisi…” 

Ancak, İsmet Paşa ne sofrayı bir akademi olarak görüyor, ne de poker partilerinden hoşlanıyordu. Nitekim 1937 sonbaharında, Mustafa Kemal’le yaşadığı iç ve dış politikaya dair bir dizi anlaşmazlığın gerilimi içinde (mealen) “ülkeyi sofradan mı idare edeceğiz” deme cüretini gösterdi, bunun bedelini de başbakanlıktan uzaklaştırılmakla ödedi. (Bu süreci şu yazımda anlatmıştım:http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/inonu_1937de_basbakanliktan_neden_uzaklastirildi-1153025)

Leblebi ve Dimitrokopulo

Peki, bu sofraların içkiyle özdeşleştirilmesinin hiç dayanağı yok muydu? Atatürk’ün ölümünün kendisini tabulaştıranlar tarafından inkâr edilse de, alkolle bağlantılı bir hastalık olan sirozdan olduğunu biliyoruz. Atatürk, Hasan Reşit Tankut’a içkiyle nasıl tanıştığını şöyle anlatmıştı: “Küçük yaşta öksüz kaldım. Güç bela okudum. Daha çocukken içkiye dadandık. Fakat o zamanlarda da ben çok içmedim. Devamlı içtim (…) Yatılı askeri okula verdiler. Annem bana günde iki kuruş gönderirdi. Okulun kapıcısı borazan çavuşluğundan emekli bir hoca idi. Bir iki kuruşu ona verirdim. Kırk parasını o alır, kırk parasıyla teneke bir maşrapa içinde içki getirirdi…” 
Peki, Atatürk yetişkin yaşlarında ne tarz bir içiciydi? Kendisine 12 yıl gece gündüz, 24 saat hizmet etmiş uşağı, sofracısı Cemal Granda bu konuda şöyle der: “Devrin en ünlü rakısı Dimitrokopulo’dan Atatürk her gece yarım kilo içerdi. Mezesi de sadece tuzlu leblebiydi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limonlu bakla ezmesi istediği olurdu.” Ve devam eder: “Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılmaz görünen adam üç ay hiç rakı içmeden durabiliyor.” 

Granda’nın sözünü ettiği dönemlerden biri 15-20 Ekim 1927 tarihli CHP Kurultayı’nda okuyacağı Büyük Nutku yazdığı günlerdi. İzmit Milletvekili Süreyya Yiğit’e göre de Mustafa Kemal 1919 yazındaki Erzurum Kongresi sırasında da içkiye ağzını sürmemişti. Granda’nın anılarında içinde içki geçen pek çok hikâye var ancak Granda şunu belirtmeyi de ihmal etmiyor: “Her gece içtiği halde Atatürk’ün bir kere bile içki yüzünden kendinden geçtiğini, taşkınlıklar yaptığını görmedik, duymadım. Aksini iddia edenler varsa, bunların yaptıkları düpedüz dedikodudan başka bir şey değildir…” 

Ancak bazı kaynaklarda sofrada alınan kararlara ‘Çankaya kararları’ dendiğini, bunların uygulanmaya konulması için sabaha kadar beklemenin adet olduğu da yazılı… 

Bir akşam sofraya doktoru Neşet Ömer (İrdelp) de davetlidir. Metrdotel kadehleri doldururken, Atatürk, Neşet Ömer Bey’in daha önce kendisine yaptığı uyarıları hatırlatarak, kendisine içki servisi yapılmamasını istemiş ama biraz sonra dayanamayarak “Doktor! Hayli senedir içtiğimiz alkolü böyle bir anda bırakıvermek doğru mudur? Bunu yavaş yavaş bırakmak zannedersem daha iyi olacak. Mesela bu akşam birkaç kadeh içeriz ve tedricen azaltarak sonunda tamamen bırakırız” der. Ama geç kalmıştır. Önce sofrada kalma süreleri kısalır. Sonra sofralar seyrekleşir, sonra tümüyle kaldırılır. Ve sonunda korkulan olur… 

Atatürk’ün vefatından sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ve eşi Mevhibe Hanım, Çankaya Köşkü’ne yerleşmek istemediler. Ama birkaç ay sonra taşınmak zorunda kaldılar. İnönü, Çankaya’da Atatürk’ün kurduğu türden sofralar kurmadı. Kurmadığı gibi, bu sofranın yolsuzluğa bulaşmış müdavimlerini siyasetten uzaklaştırdı, kimilerini yargıya teslim etti. (Bu konuda şu yazımda ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz:http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/konig_impeks_denizbank_satie_refah_olaylari-1167411

Ama onun zamanında da Çankaya Köşkü büyümeye, yayılmaya devam etti. Yaklaşık 460 bin metrekarelik alana yayılan köşk kompleksi yeni sakinlerini bekliyor. Yeni sakinlerin, köşkün ilk sahibi Kasapyan Ailesi’ni hatırlayıp hatırlamayacağını merakla bekliyorum.

Özet Kaynakça: Salih Bozok, Cemil S. Bozok, Hep Atatürk’ün Yanında, Çağdaş Yayınları, 1985; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayi A.Ş. Basımevi, 1966; Yakup Kadri Karaosmanoğlu,Politikada 45 Yıl, İletişim Yayınları, 2012; Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, Yayına Hazırlayan: Hakan Pala, Anekdot Yayınevi, tarihsiz; Joseph C. Grew, Atatürk ve İnönü, ABD’nin İlk Türkiye Büyükelçisi John Grew’ün Hatıraları, Kitapçılık Ticaret Limited Şirketi Yayınları, Çeviren: Muzaffer Aşkın, 1966; Klaus Kreiser, Atatürk, Bir Biyografi, Çeviren: Dilek Zaptçıoğlu, İletişim, 2010.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
8.06.2019
Çağımızın Bir (Başka) Kahramanı: Topal Osman
26.12.2017
'Fahreddin Paşa' polemiği ve Erdoğan'ın 'dikkat dağıtma' stratejisi
23.8.2015
Devletin karanlık yüzü: JİTEM
9.8.2015
Siyasi 'günah keçisi' olarak viski
2.8.2015
Resmi tarihin 'sözde' Kürt 'ayaklanmaları'
26.7.2015
'Kürt meselesi'nin 90 yıllık icmali: Tamam mı, devam mı?
12.7.2015
Bir Macar icadı: Turancılık
5.7.2015
"Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım!"
28.6.2015
TBMM, hiç 'çok renkli' oldu mu?
21.6.2015
Takiyüddin ve kuyruklu yıldızlı 1577 ramazanı
14.6.2015
Teşkilat'ın tetikçisi: Yakup Cemil
7.6.2015
Resmi tarihin yazmadığı 1916 Ankara Yangını
31.5.2015
'Nevzuhur' Fetih Bayramı
24.5.2015
27 Mayıs'ın ardından: Yassıada, intiharlar, idamlar
17.5.2015
Şems'le Mevlana, Atatürk'le Mevlevilik ve Bektaşilik
10.5.2015
1942 Varlık Vergisi Kanunu
3.5.2015
'Ya Taksim, ya ölüm'den 'Birleşik Kıbrıs'a
26.4.2015
'23 Nisan', '24 Nisan', '25 Nisan' yıldönümü muharebeleri
19.4.2015
1905 Bomba Olayı ve 1909 Adana İğtişaşı
12.4.2015
1894-1896 Ermeni katliamları ve Osmanlı Bankası Baskını
05.04.2015
Rıza Şah'ın, Musaddık'ın, Humeyni'nin İran'ı
29.03.2015
"Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen'i" (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
22.03.2015
Söylence, bayram ve serhildan olarak Newroz
15.03.2015
Dağdaki Efes, Kirkidje, Kırkıca, Çirkince, Şirince
08.03.2015
Araksi Çetinyan'dan Keriman Halis'e Türkiye'nin ilk güzelleri
02.03.2015
73 yıldır kanayan yara: Struma Faciası
23.02.2015
26 Şubat 1992 günü Hocalı'da neler yaşandı?
16.02.2015
'Tanrı'nın devleti' mi, 'yeryüzü devleti' mi?
09.02.2015
Ezanın Türkçeleştirilmesi ve Bursa olayı
01.02.2015
Verba volant, scripta manent /Yazı kalır, söz uçar
25.01.2015
Atatürk'ün Suudi misafiri: Emir Faysal
18.01.2015
'Fail-i devlet': Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu, Hrant Dink cinayetleri
12.01.2015
Ay'ın karanlık yüzü: Kadın 'canlı bomba'lar
28.12.2014
Reisicumhur olabilirsiniz, fakat tiyatrocu olamazsınız!
22.12.2014
Henüz ağıtı yakılmamış 1978 Maraş Katliamı
14.12.2014
Göktürkçe, Lisan-ı Türkî Lisan-ı Osmanî ve Türkçe
07.12.2014
Yeniçerilik, zorunlu ve bedelli askerlik, vicdani ret
1.12.2014
Papalık-Bizans-Osmanlı-Türkiye ilişkileri
24.11.2014
1930'lar Türkiye'sinde Dersimli kimdir?
18.11.2014
Dersim hakkında 'kuyruklu' yalanlar
10.11.2014
Kudüs, Mescid-i Aksa ve zeytin
03.11.2014
Kerbela olayı: Gerçek mi mitoloji mi?
26.10.2014
Selahaddin Eyyubi'nin Çocukları: Suriye Kürtleri
19.10.2014
1916 Sykes-Picot Anlaşması 'suçlu' mu, 'günah keçisi' mi?
12.10.2014
Kafa kesmenin kısa tarihçesi
05.10.2014
Atatürk zamanında dini bayramlar nasıl kutlanırdı?
28.09.2014
Cumhuriyet'in 'kadın projesi'nde 'türban gediği'
22.09.2014
Erkek, savaş ve tecavüz: Ayrılmaz üçlü
15.09.2014
Amerika'nın keşfi insanlık için hayırlı mı oldu?
08.09.2014
6-7 Eylül yağmasının 59. yıldönümünde Cumhuriyet'in azınlık raporu
31.08.2014
Din eğitiminin 94 yıllık serencamı
24.08.2014
Süleyman Şah Türbesi hakkında yanlış bildiklerimiz
17.08.2014
Kasapyan Bağ Evi'nden Çankaya Köşkü'ne
10.08.2014
Çankaya'nın bütün adamları (2)
09.08.2014
Çankaya'nın bütün adamları (1)
03.08.2014
İstanbul'da 'aziz', Ankara'da 'mürteci', Mısır'da 'Hıristiyan': Mehmet Akif Ersoy
27.07.2014
Su içinde olup susuz kalmak
20.07.2014
Özgeci intihar': Şehitlik
13.07.2014
İsrail'i ve Filistin'i yakan ateş
07.07.2014
Mustafa Kemal'in 'altın vuruşu': Halifeliğin ilgası
29.06.2014
Kavel, Paşabahçe ve 15-16 Haziran direnişleri
22.06.2014
Bayrak, kırmızı, hilal ve yıldız
16.06.2014
Musul'u neden ve kaça sattık?
09.06.2014
İttihat Terakki'nin ve Kazım Karabekir'in çocuk askerleri
01.06.2014
561 yıldır fethetmeye doyamadığımız İstanbul
26.05.2014
'72 milletle barışık' Alevi - Kızılbaşlar
18.05.2014
150 yıllık Çerkes Sürgünü'nün 1920-1923 dönemi
12.05.2014
80 yıllık 'Misak-ı Dinî' davası
05.05.2014
'İstiklal Savaşı'nın iki casusu: Gavûr Mümin ve Mustafa Sagir
28.04.2014
İşçi sınıfının 63 yıllık Taksim ısrarı
21.04.2014
1915'e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz Yeghern, Soykırım
13.04.2014
Yeşilçamcı mısınız, Sinematekçi mi?
06.04.2014
MEH, MAH, MİT
30.03.2014
Tek Parti Dönemi'nin ünlü şehreminleri
23.03.2014
II. Abdülhamit'in 'muzır'la savaşı
16.03.2014
İnsanoğlunun Leviathan'a karşı savaşı
09.03.2014
Mayan Hatun, Zarife Hanım ve Mina Hanım
02.03.2014
Erbakan, Milli Görüş, 28 Şubat
24.02.2014
Stalin, Naziler ve Kırım Tatarları
16.02.2014
Kardeş katli ve Fatih Kanunnamesi
09.02.2014
Semerkand'da Ölüm'le randevumuz mu var?
03.02.2014
Hem millici, hem beynelmilelci olmak kolay mı?
27.01.2014
Bank-ı Osmanî-i Şahane'den Merkez Bankası'na
20.01.2014
Hasan Sabbah ve Haşhaşilerin çarpıtılmış tarihi
12.01.2014
İnsanoğlunun kadim hastalığı: 'Cadı avcılığı'
05.01.2014
Meğerse Suriye'de Türkmenler yaşarmış!
29.12.2013
Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı
22.12.2013
König, İmpeks, Denizbank, Satie, Refah olayları
15.12.2013
Mevlana hakkında yanlış bildiklerimiz
08.12.2013
Anayurdu kim demirağlarla ördü dört baştan?
01.12.2013
En uzun yüzyılımız: 'Asr-ı fişleme'
24.11.2013
Türklerin ve Kürtlerin 'Kürdistan'ı
17.11.2013
Seyit Rıza 'nın TBMM'ye ve MC'ye mektupları
10.11.2013
'Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua...'
03.11.2013
Medine Vesikası ve Ömer Paktı
27.10.2013
CHP'nin Yol Vergisi ve Milli Koruma Kanunu
20.10.2013
Teşkilat-ı Mahsusa'yı nasıl bilirsiniz?
13.10.2013
İslam tarihinin 'hürre' kadınları
06.10.2013
Arap elifbasından Türk alfabesine
29.09.2013
İnönü 1937'de başbakanlıktan neden uzaklaştırıldı?
22.09.2013
Öfkesiz Kürt: 'Ape' Musa Anter
15.09.2013
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve Kürtler
08.09.2013
'Korkunç' İvan ve 'Muhteşem' Süleyman'dan bugüne
01.09.2013
Lysistratalar Spartalıları durdurabilir mi?
25.08.2013
Üstün ama düşman Batı
18.08.2013
Vahhabilik, Suudiler ve Mekke Şerifi
11.08.2013
Cumhuriyetin üvey evladı: Halk türküleri
05.08.2013
Kürd Federasyonu'ndan Mahabad Cumhuriyeti'ne
29.07.2013
İttihat ve Terakki'nin Kürd politikaları
22.07.2013
1915'te Kürtlerin rolü neydi?
15.07.2013
"Hele kurulsun Ermenistan, Kürtlerden tek kişi kalmaz!"
09.07.2013
Sene 1952: Kahire'de 'Kara Cumartesi'
01.07.2013
İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları
23.06.2013
Sokrates, Thoreau, Gandhi, Martin Luther King
16.06.2013
'Matbuat kâmilen meddah oldu!'
10.06.2013
Siyasi ve kültürel bir karnaval: 'Paris Mayıs 1968'
02.06.2013
Tarihin nakşedildiği anıt ağaçlar
27.05.2013
'Meyhaneye gel, kim ne riya var ne mürai...'
19.05.2013
21 Mayıs 1864: Çerkeslerin kara günü
13.05.2013
Mustafa Kemal'in İttihatçılığı ve 1915'e dair tavrı
06.05.2013
Dersim'i bombalayan Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mıydı?
28.04.2013
1915 Ermeni soykırımında kötüler ve iyiler
21.04.2013
Zındık muhtesipleri ve Mihna mahkemeleri
20.1.2013
1915'ten 2007'ye Ermeni yetimleri
14.04.2013
Dört halife döneminden bugüne 'İslam kardeşliği'
08.04.2013
Bir 'Kürt Devleti' Cumhurbaşkanlığı Forsu'na girebilir mi?
31.03.2013
Hem 'gâvur' hem 'güzel' İzmir!
24.03.2013
Misak-ı Milli nedir, ne değildir?
17.03.2013
Alevistan, Zazaistan ve Kürdistan
10.03.2013
Sene 1921: Koçgiri isyanı, Alişer ve Zarife
03.03.2013
Baba İlyas'la Baba İshak neden isyan etti?
24.02.2013
Yedikule Zindanı, Bekir Ağa Bölüğü ve İmralı Cezaevi
17.02.2013
Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman!
10.02.2013
Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan ve Turancılar Davası
03.02.2013
Ne mutlu 'Türküm diyene' mi? Ne mutlu 'Türk olana' mı?
27.01.2013
'İdraksiz Türk'ten 'Türk Milleti'ne
23.01.2013
Kürtlere söz verildi mi?
20.01.2013
Bitarafhane'nin oluşturulması
13.01.2013
Türkiye yerine 'Anadolu Cumhuriyeti' olsaydı ne olurdu?
06.01.2013
Necip Fazıl Kısakürek'in 'öteki' portresi
30.12.2012
1930 Menemen Olayı bir Nakşibendi tertibi miydi?
23.12.2012
98 günlük 'güdümlü' muhalefet: Serbest Fırka
16.12.2012
Bir gün herkes 'özbeöz yerli' adaleti tadacaktır!
09.12.2012
Nisa taifesi ve Kadınlar Halk Fırkası
02.12.2012
FKÖ- HAMAS parantezindeki Filistin
27.11.2012
Sultan Süleyman'ı nasıl bilirsiniz?
25.11.2012
İsrail'in kuruluş, Filistin devletinin kurulamayış hikâyesi
18.11.2012
Seyit Rıza idamdan önce Atatürk'le görüştü mü?
11.11.2012
Kurtuluş Savaşı 'yedi düvel'e karşı mı verildi?
10.11.2012
Arız, Beşe, Etil, Tokuş mu yoksa Atatürk mü?
04.11.2012
Menderes ve Erdoğan'ın Jakoben belediyeciliği
28.10.2012
Cumhuriyetçiler ve Lâ Cumhuriyetçiler
21.10.2012
Lozan, Şark Islahat Planı ve Kürtçe
14.10.2012
Atatürk diplomasisinin başarı öyküsü: Hatay'ın ilhakı
07.10.2012
'Evveli Şam, ahiri Şam!'
30.09.2012
İdris-i Bitlisî:'Mevlana' mı 'iblis' mi?
23.09.2012
Parola: Halaskâr; İşaret: Fedailer; Hedef: Darbe!
16.09.2012
Haçlı seferlerinin açtığı yara mı?
09.09.2012
1922'de 'Gâvur İzmir'i kim yaktı?
02.09.2012
Anadolu'nun kapısını Türklerle Kürtler birlikte mi açtı?
27.08.2012
Malazgirt-Büyük Taarruz parantezi
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive