Tayyip Erdoğan her türlü davranışında İslâmî çizgiye bağlı kalmak istiyor. İslâm’a göre biçimlenmiş bir kavramsal dünya içinde yaşamak ve davranmak gibi bir ilkesi var. Bunu, İslâm’ı içinden değiştirmek gibi bir misyon üstlenmiş olarak yapmıyor; tersine, o “kavramsal dünya”nın kendisinin bir hayli göreneksel olduğu söylenebilir. Ne var ki, Türkiye’de Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP’nin girdiği yol, İslâm âleminde çok sayıda benzeri görülmüş bir yol değil. Dolayısıyla, öznel düzeyde “göreneksel” olsa da, nesnel düzeyde yenileşmeye zorlayan bir süreç bu. Gördüğümüz birçok çelişik davranışın temelinde sanırım bu iki kutup arasında oluşan gerilimin payı var.

İslâm dünyasında aslında bir “demokratik model” yok. Modern dünyada demokratik değerleri günübirlik bir hayat kültürünün ögeleri haline getirmiş bir örnek, aslına bakarsanız böyle bir çaba da yok.

“İslâmî utopya nedir” diye sorarsanız, bu, öteden beri, “Asr-ı Saadet” olmuştur. İnanç çerçevesinde, öyle olmak zorundadır da. Sonuç olarak “ahır zaman peygamberi” o ve başka kimsenin kalkıp da “Ben daha iyisini düşündüm, daha iyisini yapacağım” diyecek hali yok. İslâmiyet, İslâmcılar’ın kıvanç duyarak ileri sürdüğü gibi, siyaseti reddetmeyen, tersine içeren bir dindir. Bu koşullarda, “Siyasî önder nasıl biri olmalıdır” sorusunun cevabı da bellidir: “Hazreti Muhammed gibi.”

Müslümanlar peygamberlerini derin bir sevgi ve saygıyla sever ve sayarlar. Allah’ın kitabını insanlara indirmek için seçtiği araçtır o. Yani Hıristiyanlık’ta “Kelâm” İsa ise (Yuhanna yorumu), İslâm’da da Hazreti Muhammed aynı konumdadır. Bu bakımdan herhangi bir Müslüman “Hazreti Muhammed gibi olmayı düşünmez”. Dolayısıyla ben de Tayyip Erdoğan için veya herhangi bir Müslüman siyasî önder için “peygamber gibi olmaya çalışıyor diyemem. Buna karşılık, “Asr-ı Saadet” ideali ve modeli de orada durmakta, her türlü referansın temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla İslâm’ın “siyasî bilinçaltı” o modelden biçimlenir, besinlenir.

Bunu da “demokratik” demek doğrusu biraz zordur. Gene tarihten çeşitli örnekler vererek, Hazreti Muhammed’in bugün “demokratik” deyimiyle nitelediğimiz özelliklerini anlatabilir, kanıtlayabilir de. Ama sonuç olarak ortada bir “Peygamber” ve bir “Cemaat” var. O yapının “siyasî ilişkisi” bu iki kutup arasında kuruluyor.

Peygamber, “seçilmiş” biri. Seçilmesinin nedeni, sahip olduğu özellikler. Bunlar, o gün hayatta varolan başka bireylerde bulunmayan özellikler olduğu için onlar değil, o seçilmiş. Demek ki daha baştan onunla ötekiler arasında bir eşitsizlik var.

Peygamber’in kişiliği, tanıyanların hemen teslim ettiği üstünlüğü, bu eşitsizliğin meşruluğunu sağlıyor. O, “Resulullah”! Bu, onun içinde olanların, kişiliğinin sonucu.

“Demokrasi” dediğimiz şey ise kişiliklere değil, kurumlara bakar; hayatın devamının garantisini, pek de yüceltmediği kurumların devamlılığına ve istikrarına bağlar. Kurumlar da, kurallar da, nötrdür; genele, ortalamaya uygun olmak üzere biçimlendirilmişlerdir.

Roosevelt dört kere Başkan seçildi. Parlaktı. Ama o öldükten sonra Amerika’nın demokrasisinin başrahipleri toplandılar, “Kimse iki kereden fazla seçilmesin,” dediler. “Ne yani, Roosevelt kadar parlak olduğu halde seçilmesin mi?” “Evet, seçilmesin. Yoksa çok uzuyor. Bize ‘parlak’ adamdan önce ‘demokrasi’ gerekli. Uzayan Başkanlık önder sultası getiriyor, statikleşme getiriyor vb. Varsın adam parlak olmasın. Bizim kurallarımız var, onlar yeter.”

AKP, kendi başına, “üç kere seçilmek” diye bir kural getirmişti Roosevelt sonrası dünyanın demokratik prosedürlerine bağlı kalarak. Şimdi, o üçüncü kereye fiilen geldi. Dolayısıyla başı dertte, çünkü kendi yapısıyla koyduğu kural arasında bir uyum yok.

Bakalım nasıl davranacak.

  • Abone ol