7 Ekim'deki 'AK Parti'nin atmadığı küçük adımlar ve KCK' başlıklı yazı şu iki paragraf ile bitiyordu: "Kürt sorununun çözülmesinin, PKK ve diğer uzantılarının yalnızlaştırılmasının yolu bölgedeki Kürtleri yani halkı kazanmaksa, yapması gereken çözüm konusundaki samimiyetini daha fazla hissettirecek adımlar atmaktır. Son dönemde özellikle sivilleri hedef alan eylemler örgüte sempatiyle bakanlar tarafından bile eleştirilmiştir.

Şu anda Türkiye içinde konuşlanmış PKK'lılara, BDP'nin üzerinde silahlı vesayet kuran KCK'ya yönelik operasyonlar yapılıyor. Ama bu tablonun eksik bir parçası var; çözüm için atılması gereken siyasi adımlar. Açılımı başlatmış bir parti için bu adımları atmak zor olmasa gerek. Giderek daha zor bir kavşağa yaklaştığımız Kürt sorununun çözümü konusunda BDP'nin Meclis'e gelmesi ile açılan siyaset yolu, polisiye tedbirlere kurban edilmemelidir."

Aradan geçen bir aylık süre polisiye tedbirlerin devam ettiğini gösteriyor. KCK davasından yeni operasyonlar ve tutuklamalar bunun göstergesi. Son olarak Prof. Dr. Büşra Ersanlı ile yayıncı Ragıp Zarakolu'nun da aralarında bulunduğu 44 kişinin tutuklanması, KCK'ya yönelik asayiş soruşturmasının devam edeceğini gösteriyor.

Gerek Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kabul ettiği 7587 sayfalık KCK iddianamesinde, gerek KCK'nın kendi sözleşmesinde gerekse Öcalan ve diğer yöneticilerin kendi ifadelerinde, bu yapının illegal olduğu açık. Bunu elde bir olarak bir kenara koyalım. Bu açıdan KCK'ya yapılan operasyonları hukuken eleştirmek fazla anlam taşımıyor, çünkü hukuk düzeni içinde KCK'ya yer yok.

KCK, PKK'nın Öcalan yakalandıktan sonra kendisinin ve örgütün bir anlamda "vazgeçmek zorunda kaldığı bağımsız devlet istiyoruz" tezinin konfederalizm adı altında yeniden sistematize edilmiş halidir. Nitekim KCK, Öcalan'ın "demokratik konfedaralizm" tezinden yapılanan bir yönetim modelidir. Bu açıdan KCK, PKK için "hedef küçültme" değil tersine "hedefi büyütme" anlamına gelmektedir. Yani KCK, sadece Türkiye'de değil, İran, Irak ve Suriye'de de konfedarelist yapıyı hedefledi.

Ancak KCK davası pratiğinde karşımıza çıkan sorun hukuki değil siyasi. Elbette hukuken suç olanın siyaseten suçsuz olmayacağını söyleyecek değilim. Ancak KCK, artık sadece KCK değil, bir bütün olarak Türkiye'nin Kürt sorununa nasıl baktığı ile yakından ilgilidir.

Kısa yazı serüvenimin büyük kısmında "şimdilik" Kürt sorunu konusunda yazmış biri olarak şunları ifade etmeye gayret ettim; 1)Devlet bugüne kadar PKK ile yani terör ile "mücadele" etmemiş, şimdi ilk kez etmeye başlıyor. 2)Türk hukuk sistemi, sivil Kürt siyaseti üzerinde vesayet kuran KCK ve benzeri yapılarla mücadele ediyor. 3)Siyasi olarak AK Parti, "büyük adım" atarak başlatmış olduğu Demokratik Açılım'ı atması gereken "küçük adımlar"la devam ettiremiyor. Esas sorun da tam olarak bu.

Eğer ki, bugüne kadar sürekli ifade ettiğimiz PKK (ve artık KCK) bir sonuçtur, neden değildir; o zaman buyurun "neden"leri ortadan kaldıracak o küçük adımları atmaya devam edelim ve PKK (ve KCK) halk üzerinde etkisini kaybetsin, izole olsun.

Bunu sadece asayiş ve terörle mücadele ederek yapmak mümkün değil. Çünkü PKK ve ona destek veren halkın steril biçimde birbirinden ayırmak mümkün değil. Bu ilişki büyük ölçüde elinde silah olanın kaba kuvveti ile biçimleniyor olsa da, şunu da unutmayalım ki, tabanın büyük kısmının da örgütle ilişkisi daha derin. Kendisinden bir parçayı bu 30 yıl içinde çatışmalarda kaybeden, halen dağda ya da hapiste olan bir çok aile var. Bu gerçeği göz ardı ederek yapılan mücadele terör örgütünü sadece minimize edebilir. Denildiği gibi gibi terör örgütüne karşı "ilk defa" yapılan mücadele ile örgüt altı ay içinde minimize edilebilir. Ancak elde edilecek bu başarının kalıcı hale gelmesi bu sürece paralel atılacak demokratikleşme adımlarıdır. Yani Kürt sorunun çözümünün bir parçası yasal düzenlemelerle Kürtlere yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması ise ikinci bir parçası da geçmiş 30 yılın acılarının sağaltılmasındadır.

Tam bu noktada süreci kötü yönettiği gerekçesi ile aydınından STK'sına, yazarından siyasetçisine herkes AK Parti'yi hedef tahtasına koyuyor. Bu eksiktir. Çünkü devlet özünde otoriterdir ve hükümetleri de kendine benzetir. Lord Acton meşhur sözüdür; "İktidar bozar; mutlak iktidar mutlaka bozar...". Aslında bozan, "otoritedir".

Bu yüzden bu süreçte AK Parti kadar sorumluluk AK Parti'yi siyaseten eleştirenlere düşmektedir. Çünkü siyaseti sadece AK Parti karşıtlığına indirgeyerek ve siyaseti AK Parti'ye bırakmak; en başta AK Parti'ye kötülüktür.

Sonuç olarak bugün Türkiye'nin esas ihtiyacı iktidarı demokratik adımlar atmaya zorlayacak demokratik bir muhalefettir. Bugün içinde olduğumuz durumun açmaz ve çözümsüzlüğün sorumlusu da AK Parti değil, siyasi ve sivil muhalefetin kendisidir.

  • Abone ol