Türkiye’nin son yıllarda bir tür “parlayan yıldız” olduğu kanaati yaygınlaşan bir kanaat. İnsanlarımızın “özgüvenlerini” yükselten bir etki üretiyor. Hele hele Avrupa’da yaşanan becerisizlikler düşünüldüğünde “Biz iyi yönetiliyoruz, o nedenle de parlıyoruz” kanaati haklı olarak daha da pekişiyor.

Tabii ki bu kanaat ve duygularda gerçek payı var. Hatta gerçek payı oldukça fazla. Ama bu durum Türkiye’nin başarı öyküsünün tümüyle doğru yönde gittiğini düşünmemiz için yeterli değil. Daha doğrusu, olan güzel ve olumlu şeylerin yanısıra öyle olumsuz ve çirkin işler olmakta ki “parlayan yıldız” olup olmadığımız konusunu kuşkulu hale getiriyor.

Alın şu anayasa meselemizi!

Mevcut Anayasa toplum gerçeklerinden o kadar kopmuş durumda ki seçim sürecinde hemen hemen bütün siyasi partilerimiz topluma yeni bir anayasa konusunda söz verdi. Doğrusu bu gelişme nereden bakarsanız bakın çok önemli bir gelişmeydi. Bu ülkenin tarihinde ilk defa toplumun anayasa yapması genel kabul gören bir düşünce haline gelmiş oldu.

Üstelik siyasi partilerimiz ne anlama geldiğini tam olarak açıklamış olmasalar da bu anayasanın“katılımcı” bir biçimde olması gerektiğinde de hemfikir oldular. Bu gelişme de doğrusu nereden bakarsanız bakın çok önemli bir başka gelişme oldu. Öyle ya ilk defa toplum bir anayasa yapacaktı ve bu “katılımcı” bir biçimde yani toplumun bizatihi kendisinin de katıldığı bir biçimde olacaktı. Başka ne istenebilirdi ki?

Ama Meclis açılıp da anayasa konusu gündeme geldiğinden bu yana konuşulanlar “anayasa” dediğimiz son derece karmaşık konuyu tam olarak anlayamamış görünüyorlar. Hele hele Başbakan’ın “Bir yılda birkaç anayasa çıkar” sözü daha başlarken yaşayacağımız sorunların işareti.

Altını çizmekte yarar vardır ki anayasalar bir toplumun farklılıklarıyla birlikte nasıl yaşayacağının çerçevesini çizen metinler. Eğer anayasası yapılacak ülkenin insanları etnik ve inanç bakımından birbirlerine benzeyen insanlardan oluşuyor olsaydı anayasa yapımıyla ilgili tartışmalar daha çok “günlük yaşamın ve yönetimin ilkeleri” üzerine olurdu. Ama Türkiye gibi etnik ve inanç bakımından farklılıkları oldukça fazla olan ülkelerde anayasa konusu daha karmaşık bir konu. Karmaşık bir konu çünkü farklılıkları olan insanların hangi diğer farklılıkları olan insanlarla nasıl birlikte yaşayacaklarının sınırlarının da çizilmesini gerektiriyor. Bu çizgilerin ise toplumun “dışından” çizilmesi mümkün olmayacağından topluma sorularak belirlenmesi gerekiyor. Toplumun “katılımı” dediğimiz olayın sırf bir romantik fantezi olmaması, bir gereklilik olması da bu nedenle.

İşte tam da bu nedenle anayasa yapma sürecinin bir teknoloji olduğunu söylememiz gerekiyor. Mümkün olduğunca “birlikte yaşamak” dediğimiz koşulların birlikte yaşayacak olanlar tarafından belirlenmesi, bu süreçlerin algoritmalarının oluşturulması bu konuyu bir tür teknoloji konusu haline getirmiş durumda.

Ha siz “Boşverin teknolojiyi biz bunu kazmayla da yaparız” diyorsanız bu size kalmış bir mesele. Ama bilin ki böyle bir yolla “bir kaç ayda”“sormuş” ve “katılımı sağlamış” gibi görünerek, birkaç “uzman profesörün” katkılarıyla tamamen “Meclis içinde” bir anayasa yapmayı düşünüyorsanız biliniz ki bu, toplumu asla kesmeyecektir. Asla bu toplumun “ birlikte yaşama” sorunlarını çözmeyecektir.

Nasıl ki Türkiye’nin, “geri kalmış” ya da “gelişmekte olan” ülkeler kategorisinde olmasının nedeni“teknolojiyi küçümseyen”, işleri “babadan kalma usullerle” yapmayı tercih eden dünkü zihniyet dünyası ise, bugün anayasa yapma sürecinin teknolojik bilgisini küçümseyen bu yaklaşım da bu zihniyet dünyasının bir uzantısıdır. O nedenle de “parlayan yıldız” olma konusunda atılan olumlu birçok adıma rağmen bu zihniyetin devam ediyor oluşu “parlaklığın” bir anda sönebilir olmasının da az bir olasılık olmadığını gösteriyor.

Toplum yeni bir anayasa istiyor. Konuşarak, tartışarak, uzlaşarak...

Bırakın da yapsın!


[email protected]

  • Abone ol