Bu yaşıma gelene kadar şubat ayında +20 derecelik bir hava sıcaklığı görmemiştim. İklim bilimciler bu durumu iklim değişikliğine bağlı nedenler üzerinden açıklıyorlar. Bence de öyle.


Neyse, her ne kadar iklim değişikliğinin etkileri görülmüş, kış ile bahar birbirine karışmış olsa da bile, baharın müjdecisi olan cemreler de düşmeye başladı. Ağaçlar kandırılmış olsa bile, erkenden çiçeklerini açarak, en güzel görüntüleriyle birbirlerine nispet yaparcasına arz-ı endam ettiler.


Şimdi mart ayına girdik. Tüm aylar içersinde hava koşulları bakımından nasıl geçeceği “iklim toto” oynanacak aylardan olduğu biliniyor. İsteğimiz, serin ve çok yağışlı bir şekilde geçmesidir. Nedeni ise; bir, önce kuraklık tehlikesi ile karşı karşıyayız --ki bunu bol yağışlarla aşabiliriz. İki, çok soğuk geçmesin --ki ev içi başta ısınma harcamaları olmak üzere aile bütçelerine destek olsun.


Evet, mevsim olarak her ne kadar kıştan çıkıyorsak bile siyasi ve ekonomik bakımdan ters orantılı olarak kış mevsiminde çıkacak işaretler şimdilik gözükmüyor.


Ekonomide büyüme oranı yüzde 4 öngörülmüş olsa da bu orandan aşağı doğru revize edilmesine devam ediliyor. Yüzde 3’lük bir ekonomik büyüme oranının yakalanması daha şimdiden başarılı olarak görülmeli diye düşünüyorum.


Yıllık enflasyon oranlarında ekonomi yönetiminin tahminleriyle gerçekleşen enflasyon artışları arasında ciddi ıskalama farklarından kaynaklanan sorunları bir yana koyarsak, bu yıl en iyimser tahminler bile enflasyonun yüzde 7’nin üzerinde olacağını öngörülüyor. Benim öngörüm siyasi gerginliğin, seçimlerin ve küresel gelişmelerin bu yıl ekonomi üzerinde olumsuz etkilerinin de olabileceğine inanarak enflasyonun yüzde 8-9 bandında olacağı yönünde.


İşsizlik oranlarında bu yıl için geçen yıldan farklı iyileşmeler düşünmemekle beraber büyüme oranı çerçevesinde baktığımızda daha fazla iyimser olmanın nedenleri gözükmüyor. Hatta işsizlik oranlarında yukarıya doğru artışların olacağı beklenmeli. Bu görüşümü destekleyen göstergelerden biri büyüme oranlarında beklenen düşüşler olduğu kadar, tüketici güven endeksi oranlarında aşağı yönlü inişlerin olması ve bunun ekonomide yaratacağı durgunluk etkileri.


Diğer yandan ise Venezuela ve Tayland’da sürmekte olan hükümet karşıtı protesto gösterilerinin yanı sıra son olarak Ukrayna’da hükümet değişikliğine neden olan protestolar ve bunun sonucu gerek ekonomik ve gerekse siyasi istikrarsızlığın öngörülememesi ortada iken, Rusya’nın Kırım’a asker çıkarması sonrası Putin’in geri adım atması, bu toplumsal ve siyasi gelişmelerin öncelikle dünya borsaları ve döviz kurları üzerinde yaratmış olduğu olumsuz etki, bu yıl için dünya ekonomisinde zaten var olan negatif öngörülerin daha da pekişmesine hatta kötümserleşmesine neden oldu.


Son olarak Fed toplantı tutanakları ile tahvil alımlarının önümüzdeki aylarda devam edeceğini açıklanması ve Avrupa Merkez Bankası’nın faizi sabit tutma kararı ve finans piyasaları açısından sıkılaştırılmış bir para politikası dönemine girildiğine de baktığımızda, küresel ekonomik etkilerin bizim gibi ekonomiler üzerinde yaratacağı kırılganlığı daha iyi görebiliriz.


Türkiye ekonomisinin, tüm bu gelişmelerden kuşkusuz olumsuz etkilenecek özelliklere sahip bir ekonomi olmanın yanı sıra, ayrıca siyasi ve toplumsal gelişmelere bağlı olarak ilave riskleri daha var.


17 Aralık operasyonu Türkiye’yi öyle bir hâle getirdi ki, Başbakan rüşvet ve yolsuzlukların üzerine gideceği yerde, tam aksine bunların önlenmesi için internet, HSYK ve Yargı ve Emniyet’te yarattığı tahribat ile ülkeyi adeta sıkıyönetim altına aldı.


Türkiye bu gelişmelerin yarattığı gerilim ve kutuplaşma üzerinden bir seçim trafiği içine giriyor. Bu trafikten nasıl çıkacağı ise şimdilik bilinmiyor.


Ancak bunun ekonomi için bilinen yanı, bu süreçte ekonomik göstergelerin sonuç olarak eksi yönde olacağıdır.


Ayrıca siyasi gelişmelerin istihdam ve işsizlik başta olmak üzere sosyal göstergeleri de aynı oranda bozacağı beklenmelidir.



[email protected]

  • Abone ol