Bir ülkenin geleceği bir ya da iki liderin tutumuna bağlı hale geldiyse o ülke muhtemelen uçurumun kenarında duruyor demektir. Lider kritik eşiğe gelindiği noktada topluluğun kaderinde değişiklik yaratacak iradeye sahip olanlar içinden çıkar. İnsanlara geleceğin kapılarını açabildiğinde adı tarihe geçer. Dünya Gandi’yi, Lenin’i, Atatürk’ü, Mandela’yı böyle tanıdı. Enver Paşa gibi aldığı kararla ülkesini, insanlarını felakete sürükleyenler ise tarihin çöplüğünde anıldı.

Toplumların kaderinin bir kişiye bağlı olduğu günler çağdaş dünyada çoktan geride kaldı. Ama Türkiye böyle bir ülke değil. Kurumsallaşmasını tamamlayamadığı için hala lidere endeksli yaşıyor.

Dünya ulus devletlerin ortaya çıktığı modernleşme sürecinin sonlarına doğru gelirken “Devlet ve millet için” eğitilen asker sivil bürokratlar içinden çıkan liderler Türkiye’yi etnik kültür temelinde siyasi bir birlik arayışı içine soktular.

Bu arayış 1940-1950’li yıllardan itibaren “Atatürk ilkeleri”, “Atatürk Milliyetçiliği” ortak paydalarında biraz yumuşadı. Darbelerle zaman zaman ayar verildi. Meşrutiyet döneminde tehcirlerle, Cumhuriyet döneminde Dersim, Varlık vergisi müdahaleleri ile, 6-7 Eylül olayları ile arazi elverişli hale getirilmeye çalışıldı. Ama etnik kültür temelinde uluslaşma bir türlü tamamlanamadı.  Tamamlanamazdı da, çünkü hem tarihsel bakımdan geç kalmış bir uluslaşmaydı, hem de Anadolu çok kültürlü bir coğrafyaydı.

Post modern süreç içine girince farklı kimlikler üzerindeki baskı ister istemez giderek hafifledi. Kimlikler daha enerjik, daha kararlı hale geldiler. Yeni koşullarda açıkça belirginleşmeye başlayan başarısızlık, meşrutiyetten buyana baskı altında tutulan geleneksel damarın 2000’li yıllardan sonra aslına rücu etmesiyle sonuçlandı. Kimlikler üzerinden yapılan siyasette liderlik milliyetçilerden İslamcılara geçti.

Kurumlar devlet için, devleti ayakta tutmak için vardı. Siyasi aktörler de sonuçta milliyetçiliğin çeşitli sürümlerini temsil ediyorlardı. O nedenle “bağımsızlık”, sonuçta futbol sahasındakine benzer biçimde milliyetçi aktörler arasında bir tür hakemlik anlamına geliyordu. Özünde hiçbir kurum bağımsız da değildi. Hemen hepsi egemen ideolojik yapı doğrultusunda sistemi ayakta tutan, sistemi meşrulaştıran yapılardı.

Siyasi aktörler arasına İslamcılar dâhil olunca kurumların bu duruşu sarsıldı, yeni bir anlam kazandı.

İslamcıların iktidar olduğu yerde kurumlar “milli” kalınca, kendilerini “milli çizgide” tutma rolü üstlenmiş bir tür vesayet olarak algıladılar İslamcılar bunu üzerlerinde. Bu vesayetten kurtulmak için önce ordu kontrol altına alınmalıydı. İktidarda kalabilmek, iktidarı güvence altına alabilmek için bu şarttı. Ama iş bununla da bitmiyordu. Devletin belli başlı yaşama alanındaki diğer kurumlar da milli çizgi dışında yeniden yapılandırılmalıydı.

 İktidar elinizdeyse Türkiye’de eğitim sistemini, güvenlik sistemini, MİT’i, YÖK’ü, TÜBİTAK’ı kolayca kontrol altına alabilirsiniz, siyasi kültür buna el verir. Ama iş hukuk alanını, yargıyı kontrol altına almaya gelince işin rengi doğal olarak değişti. Çünkü hukuk milliyetçilik temelinde kurulan siyasi birliğin temeliydi. Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri temelinde aynı zamanda Yasama ile Yürütme’yi denetleme işlevi yüklenmişti. Yürütme seçim sistemi yoluyla Yasamayı, HSYK’nın yapısı ile oynayarak Yargıyı kontrol altına aldığında, “görünüşte demokrasi” algısı kaçınılamaz biçimde zedelenirdi. Cumhuriyetin kurucu ilkelerini açıkça değiştirmeden bunu yapmak, dış dünyaya bunu açıklamak mümkün değildi.

Batı’dan ödünç alınacak açıklayıcı bir kavrama ihtiyaç vardı. Aranan kan Başkanlık Sisteminde bulundu.  Batı’da Başkanlık, Yarı Başkanlık sistemleri vardı. Ama hiçbirinde Yürütme, seçim sistemi yoluyla Yasamayı, hukuk alanı kontrolüyle Yargıyı kontrolü altında tutmuyordu.

Muhalefetin kimlik partileri iktidardaki İslamcıların eline tam da bu noktada arayıp da bulamayacakları iki önemli koz verdiler. Türk Ticaret Kanunu’nun şeffaflık hükümlerini değiştirmek için iktidara destek oldular (2011-2012), yeni bir anayasanın ortaya çıkmasını yakın biz zaman için imkânsız hale getirdiler. Böylece yeni oluşumun maddi koşullarını hazırlamak ve hukuki boşluktan yararlanmak üzere iktidar iki önemli araca kavuştu.

Cumhurbaşkanı’nın seçimle işbaşına gelmesi ile “Başkanlık” sistemine doğru taşlar artık döşenmeye başlanabilirdi.

Ticaret kanunundaki değişiklik bir yandan ekonomik göstergeleri meşru olmayan yollardan dengede tutmaya yardımcı olurken bir yandan da rant yönetimini kontrol altına alma yoluyla yandaşlar arasındaki bağı güçlendirme rolü oynadı. Yapılanlara ekonomik alandan destek alındı. Bunlar yapılırken suçüstü yakalanınca da “paralel yapı” efsanesini üretme fırsatı doğdu.  Böylece hukuk alanını yeniden tasarımlamada iş görecek bir başka araca daha kavuşuldu.

Kimlik siyasetinden gelen bu toplum mühendisliği pratiğine şapka çıkarmamak elde değil. Ayrıca bu mühendisliğin hayata geçmesi için verdikleri aktif destek için muhalefeti de kutlamak lazım.

Fakat işte kurumunun siyasallaştırılmaya çalışılmasına tepki verirken Anayasa Mahkemesi Başkanı “kral çıplak” deyiverdi. Evet, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın yaptığı konuşma belki kuruluş gününe yakışır bir konuşma değildi. Ama bu bir yandan da Başkanın ne kadar çaresiz durumda olduğunu göstermez mi?

Başkanın konuşmasını eleştiren iktidar sözcülerine sormak gerekir. Kolluk güçlerini, savcıları, valileri, yargıçları, okul müdürlerini oradan oraya hallaç pamuğu gibi atarken, gazetelere, MİT’e, internet ortamına müdahale ederken nezaket ve zarafet gözetildi mi? Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararı “gayri milli”, saygı duyulmaz ilan ederken, “cübbeni çıkar da gel” diye meydan okunurken Anayasa Mahkemesi siyasallaşmadı mı? “ Yargının vicdanını işgal etmeye çalışma”, getir bakalım belgeni neymiş şu “paralel yapı”  görelim deyince başkan siyasi muhalif mi oldu?

Başkanın söyledikleri üzerinde oturup düşünmek gerekir.

İktidarın Zarafet ve nezaketinden 23 Nisan’da Berkin Elvan’ın katilini bulunmasını isteyen çocuklar yeterince nasiplerini aldı, şimdi 1 Mayıs’ta taksim alanına çıkmaya çalışan işçiler nasiplerini almaya hazırlanıyorlar. İşçiler açıktan tehdit ediliyor. Düşman bir ülkeye gözdağı verir gibi tatbikatlarla gözdağı veriliyor. İşçiler, emekçiler gaz yesinler, su yesinler diye mi 1 Mayıs’ı bayram yaptınız, diye sormak gerekir.

R.Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül anlaşacak, biri köşke çıkacak biri partinin başına geçecek. Genel Kurmayın, MİT’in, YÖK’ün, TÜBİTAK’ın, AYM’nin başına kimin geleceği; valilerin, polis şeflerinin, hâkimlerin, savcıların, okul müdürlerinin kimlerden oluşacağı doğrudan iktidar tarafından belirlenecek. Basın, bankalar, internet erişimi kontrol altında alınacak. Seçim sistemi dar bölge olursa her bölge için baraj %50’ye, daraltılmış bölge olursa daralmaya göre %25 ile %20’ye fiilen çıkmış olacak. Yasama Yürütmenin kontrolü altında dikensiz gül bahçesi haline gelecek.

2023’e, 2073’e Türkiye böyle mi grecek? Bu manzara içinde birilerinin çocukları için gelecek garanti altında olacak şüphesiz, peki geleceği çalınan çocuklar ne olacak?

Bu tarih kimin için yazılacak?

Türkiye’de siyaset ataerkil bir biçimde kimlikler üzerinden sürdürülüyor, bir türlü kurumsallaşamıyor. Siyasi partilerin yüklendiği vizyon, misyon, parti programları, tüzükler, projeler değil liderlerin ruh hali, liderler arasındaki kavga siyasete yön veriyor. Sivil toplum kuruluşları, sendikalar, devlet kurumları, belli başlı kurumsal dayanaklar siyasallaşıyor. Bütün kurumlar kimlik kavgası üzerinden sürdürülen siyasetin temel taşıyıcı araçları haline geliyorlar.

Bu kısır yapıyı çözmeden Türkiye’nin kendine bir çıkış yolu bulabilmesi; çağdaş, hukukun üstünlüğüne dayanan sosyal bir devlet olabilmesi mümkün değildir.

Bu kısır döngüden kurtulmak için önce siyaseti kimliğe dayalı referanslar üzerinden sürdürmeyi terk etmek gerekiyor. Siyaseti mağduriyetler üzerinden şekillenmeden, temsile dayalı hale gelmeden geleceğin önünü açmanın bir yolu yok.

Demokrasiyi kurumsallaştıracağınız yerde içe kapanmayı seçer, insanları kamplaştırır, kaşınızdakini dışlarsanız, düşmanlaştırırsanız partikülleşirsiniz. Bu post modern sürece bir tür boyun eğmektir. “Demokratik özerklik” gibi kavramlar akasına sığınarak kimliğe dayalı politikayı şirin gösteremezsiniz. Bölünmüş bir coğrafyada birbirine yabancılaşmış huzursuz insanlar ortaya çıkar. Bu, sizin adınızı ortak tarihe taşımaz.

2014 baharına girdiğimiz, doğanın kendini yenilediği şu günlerde sistem bir kilitlenme durumu yaşıyor, siyaset kendini yenileyemiyor. Eskisi gibi yaşayamıyoruz, Yeni olanın neye benzediğine dair kafamızda bir imge, elimizde bir ipucu da yok.

Sonu belirsiz bir girdaba yakamızı kaptırmış sürükleniyoruz. Sözüne güvenilir köşe kadıları, anketörler felaket uyarıları yapıyor. Nefesimizi tutmuş R.T. Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki görüşmenin sonuçlarını bekliyoruz. Ya da işleri bizim için yeniden yoluna koyacak yeni bir liderin ortaya çıkmasını.

Bu çağda böyle bir çözüm mümkün mü?

  • Abone ol