• 24.12.2011 00:00

 Geçtiğimiz pazartesi günü Canan Barlas’ın “Konuşulmayanlar” programına Mete Tunçay, Murat Belge ve ben katıldık, güncel konular ve tarihe uzanan güzel bir söyleşi oldu. O programda bir kitaba işaret etmiştim, Mete Tuncay da biraz bilgi vermişti. Programda sonra bu kitapla ilgili ayrıntı vermemi isteyen arkadaşlar oldu.

Son yılların hayırlı tartışmalarından biri milliyetçilik üstüne olan tartışma. Kürt meselemiz ve Ermeni sorunu, Ergenekon/ Susurluk/ derin devlet düğümleri ve siyasi gerilimler bir yandan tarihe olan ilgiyi arttırırken aynı zamanda milliyetçilik konusunu kamuoyunun ilgi odağına taşıdı. Geçmişle yüzleşme ihtiyacı bu ilgiyi daha da arttırıyor. Daha genelde ulus-devlet tarihsel modelinin çözülme eğiliminde oluşu yalnız bizde değil bütün dünyada milliyetçiliği güncel bir tartışma konusu yapıyor.

Ne var ki, bir olguyu veya süreçleri bütün yönleriyle ele alıp, benzerler ve benzemezleri, yarı benzerlikleri ayırt ederek somut analiz yerine, kolaycığın ve/veya çeşitli nedenlerden kaynaklanan oportünitenin doğurduğu indirgemecilikle, çoğul nedenlere bağlı bir sonucu tekil bir nedene indirgeyerek açıklama eğilimi hayli yaygın bir düşünce tarzını oluşturuyor. Böylece bir sorunu doğuran nedenlerin hiyerarşik yapısı bozuluyor, o sonucun doğmasındaki dinamikler görülmez oluyor, uzak ara ilişkiler kuruluyor. Başınız mı ağrıyor, ayağınızdaki nasırdandır! Bütün bu yanlış yorumlama, yanlış analiz yöntemleri o sorunu çözmede de doğru veya etkili müdahaleleri önlüyor.

 


Araçsal tarih anlayışı

Kürt sorununa bakışımız mı eleştirilecek, “solcu ideolojik saplantı” her şeyi açıklamanın anahtarı oluyor, solun geçmişi, sosyalizmin yanlışları, Sovyet deneyi mi eleştirilecek “Stalinizm” can simidi oluyor, her şey onunla açıklanıyor. Nedenler dizgesi Stalinizm merkezi etrafında kuruluyor. Sanki Stalinizm gökten düşmüş, öncesi sonrası önemsizmiş gibi. Böyle olunca geçmiş, bugünkü yaklaşımlarımızı doğrulamak için kullandığımız bir gerekçeden ibaret kalıyor, yani tarihi bugünkü amaçlar için araçsallaştırıyoruz.

Sonuçta geçmişten öğrenmek denen son derecede değerli bir yardımcıdan kendimizi mahrum kılıyoruz. Sözünü ettiğim TV programında arada mı yoksa TV’ye konuşurken mi söylemiştim, şimdi hatırlamıyorum, demiştim ki; “Marx, 70 gün süren Paris Komünü’nden dersler çıkardı ama biz dünyanın üçte birini etkisi altına alan 70 yıl sürmüş Sovyet deneyinden dersler çıkarmaya çalışmıyoruz, çıkarılanlarda yüzeysel.”

Hiç kuşkusuz bu deney tekrar edilmeyecek, kendi özgünlüğü içinde doğrularıyla, yanlışlarıyla tarih oldu ama bugüne ilişkin çıkarılacak hiç mi derin sonuçlar yok? Örneğin çöküşün nedenlerinden biri olarak piyasa mekanizmalarının olmayışı üstünde durmak gerekmiyor mu veya bu deneyin insanlığa kazandırdığı “sosyal haklar” kavramına daha yakından bakılmamalı mı vs. Sovyet deneyine “Kayıp ülke Atlantis” muamelesi yapılıyor. Neredeyse “olmasaydı daha iyi olurdu” tarzında anakronik yaklaşımlar da görüyorum.

Bir başka kolaycılık da Cumhuriyet tarihini Kemalist milliyetçiliğe indirgeyerek açıklamak. Hiç kuşku yok pek çok şeyi açıklamada Kemalist milliyetçilik, daha genelde milliyetçilik çok temel bir gösterge. Milliyetçilik zehrini elbette ortaya çıkaracağız ve eleştireceğiz. İşte görüyoruz Fransız Parlamentosu’nun Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayıp cezalandıran ve böylece evrensel insan hakları içinde temel bir hak olan ifade özgürlüğünü çiğneyen kararı da; bizde doğrudan olmasa da ifade özgürlüğünü kısıtlayan antidemokratik yasalara dayanılarak Ermeni soykırımı demeyi suç sayan zihniyet de milliyetçilik zehrinin bir sonucu. Buna hiç kuşku yok.

Ne var ki, devlet de ideolojiler de soyutlamalar yapma imkânını bize tanıyor olsa da her zaman somuttur. Bu nedenle “hangi devletten, hangi tarihsel ve maddi koşullar içindeki bir ideolojiden söz ediyoruz” sorusu benim için temel sorudur.


Örneğin Cumhuriyet öncesi Osmanlı’da Türk milliyetçiliği ile Kemalist Türk milliyetçiliği arasında acaba hiç mi fark yok?

İşte bu sorunun aydınlatılmasına katkı veren ve epeyce önce okuduğumda benim için de çok aydınlatıcı etki yapmış olan bir kitabı tanıtmak istedim.

Kitabın adı : Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923); Kitabı derleyenler: Mete Tunçay-Erik Jan Zürcher; İletişim Yayınları’ndan çıkmış. İlk baskısı 1995’te ikinci baskısı 2000 yılında yapılmış. Derleme bir kitap, farklı araştırmacıların değişik konulardaki görüşlerini içeriyor, ama bu araştırmalar bu başlıktaki konu için özel olarak kaleme alınmış. Çalışmayı Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü (USTE) desteklemiş.

Kitapçılarda belki bulunamaz kaygısıyla gelecek yazımda alıntılar vererek bu çalışmayı biraz daha tanıtmak istiyorum.


[email protected]