Murat Somer: "Muhalefet" ne yapmalı?

27.03.2020 - Bu Yazı 1806 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

Murat Somer:

 Covid-19 pandemisi krizinin tüm gündemimizi ve gelecek tasavvurlarımızı meşgul ettiği bir dönemden geçiyoruz. Kriz, devlet dediğimiz aygıtın yerel, ulusal ve uluslararası düzeylerde önemini yeniden gözler önüne serdi. Bireysel düzeyde ve sivil toplum yoluyla çabalarımız ne kadar önemli olursa olsun, bu çapta sorunlarla başa çıkmak için gerekli kaynaklara sahip, herkes için geçerli kurallar koyup uygulayabilecek, uluslararası düzeyde anlaşmalar yapıp koordinasyon sağlayabilecek yegâne meşru organizasyonlar bugün için devletler.

Devletlerin kriz yönetimindeki eksiklikleri, eleştirinin mümkün olduğu tüm siyasal rejimlerde devleti yönetenlerin eleştirisini de beraberinde getirdi. Bu da tüm bu ülkelerde muhalefetleri ve özellikle siyasal partileri gündeme getiriyor. Çünkü son tahlilde siyasal partiler, devleti yönetmek iddiası ve amacıyla -istisnalar bir yana- bir araya gelen insanların oluşturduğu siyasal organizasyonlardır ve bu yönleriyle ön plana çıkıyorlar. Dünyada çoğalmakta olan, bir partiden çok toplumsal harekete veya karizmatik lidere dayanan siyasal oluşumlar -örneğin; Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un "Yürüyoruz" hareketi- için de aynı şey geçerli. Bir yönetim değişikliği olacağı zaman, bu değişimi seçmenler ve toplumsal hareketler talep edebilir. Ama son kertede yönetimi devralacak ve yönetecek olanlar, seçimlere katılan, yönetmek iddiasında olan, siyasi parti ve türevi olan organizasyonlar.

Peki, Türkiye’de bir iktidar değişimi olabilir mi ve nasıl olur? Olursa muhalefet yönetmeye ne kadar hazır, ne yapmalı? Sağlıktan dış politika, adalet ve ekonomiye, mevcut iktidarın ve politikalarının alternatiflerini ne ölçüde ve nasıl hazırlayabilir? Bu soruları sormanın ve üzerinde düşünmenin çok önemli olduğu bir dönemdeyiz.

İlk bakışta görünenin aksine, Türkiye’nin gidişatını ve geleceğini uzun zamandır iktidarın ne yaptığı belirlemiyor. Muhalefetin ne yaptığı veya yapamadığı belirliyor.

Türkiye’de yeni bir rejim mi var?

Ülke uzun süredir –geç Osmanlı döneminden beri evrilen ve gelişen ama bir türlü tam, herkesi kapsayan demokrasi olamayan– cumhuriyet rejiminin ve demokrasisinin askıya alındığı bir dönemden geçiyor. Ama otoriter yeni bir rejim kurmak heveslileri de yeni bir rejim inşa etmekte başarısız.

Türkiye’nin kısıtlı ama dünya ölçeğinde önemli demokratik birikiminden beslenen siyasal muhalefeti ise adaletsiz koşullara rağmen direnmekte kararlı. Son yıllarda ittifaklar kurdu, yeni siyasal kişilikler ve partiler, stratejiler ve söylemler üretti ve küçümsenmemesi gereken başarılar kazandı. Ama yine de henüz halkın çoğunluğunu ve kendi kendisini ikna edecek, umut olacak bir iktidar alternatifi oluşturabilmiş değil. İhtiyaç duyulan değişimi yönetmeyi özgüvenli, bilinçli ve organize bir şekilde talep eden bir konuma gelebilmiş değil.

Hatta son zamanlarda dışarıdan bakıldığında bir atalet içinde gibi de gözükebilir. Eğer amaç bağcı dövmek değil üzüm yemekse, bunun nedenlerini doğru yorumlamak önemli. Tabii dünyanın her yerinde olduğu gibi toplumun büyük bir kesimi de beklemek, temel çıkarlarını kollamak ve kime güvenebileceğini görmek eğiliminde.

Yani ucu açık ve gayri-demokratik bir araf döneminden geçiyoruz. Bunu bu şekilde ifade etmek, "rejim değişti" söylemi ne kadar doğru, kaçınmak mı gerek soruları üzerinde düşünmek, demokratik muhalefet için çok önemli. Rejim değişti söylemi, demokratik değişim isteyenleri de zayıflatabilir. Eğer "rejim" – yani siyasal düzenin temel ve meşru oyun kuralları – değiştiyse, bunu söyleyenler de yeni rejimin otoriter bir tek parti/adam iktidarı olduğunu söylediğine göre, örneğin idealist ama geleceğini de düşünen bir genci muhalefet nasıl kazanabilir? Kötümserliği, umutsuzluğu ve depolitizasyonu nasıl yenebilir? Oysa muhalefet başarılı olmak için umut olmak, bunu yaparken iktidar nimetlerini de kullanamamak gibi bir zorlukla karşı karşıya. Dolayısıyla bizim "rejimimiz demokrasi ama uygulanmıyor, biz uygulayacağız" demek daha doğru. Hem siyasal iletişim hem de olgular açısından.

Yeni bir rejim olması için yeni bir rejimin unsurlarının ve kurallarının belli olması gerekir. Cumhurbaşkanlığı Yönetimi içinde, çok açık bir biçimde, devleti tüm kurumları, ritüelleri ve teamülleriyle yeniden inşa etmeye, oyunun kurallarını yeniden kurmaya yönelik bir irade var. Ama ne vizyonundaki modelin ne olduğu ne de bu modeli inşa etmekte başarılı olduğu veya olabileceği söylenebilir.

Gelinen noktada iktidarın odağının, bir parti olarak işlevselliğini yitirmiş olan AKP olduğunu söylemek zor. İktidarın odağı Cumhurbaşkanlığı Yönetimi (CY). Ama onun da bileşenleri -Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çevresi bir kenara bırakılırsa- son derece belirsiz. Belki en net ve belirleyici olan unsur, her koşulda ve her şeye rağmen ısrarla kayrılmaya devam edilen, iç ve dış siyasetle girift ilişkiler içinde olan, yeni-sermayedar destekçiler. Ama ondan öte MHP ile, bürokratik aktörlerle kurduğu ittifaklar ne kadar kalıcı ve politikalarda etkili, net değil. Dünyadaki örneklerden biliyoruz ki, mutlaka AKP’nin içinde de hâlâ kendini dillendirmeyen hoşnutsuzlar var.

Tüm medya hâkimiyeti ve diğer tek taraflı/otoriter "ikna ve tanıtım" çabalarına rağmen CY sistemine hayır diyenler 2017’den beri azalmıyor aksine birçok araştırmaya göre artıyor. Üstelik son İstanbul seçimlerine itiraz ederek AKP, 2014’den beri fiilî olarak uygulanmaya çalışılan CY sistemini yasallaştıran, 2017 referandumunun meşruiyeti üzerindeki şüpheleri de pekiştirdi. Bu son derece önemli referandumun, tüm itirazlara rağmen ve evrensel demokratik normlara aykırı olarak OHAL ortamında yapılması, zaten demokratik niteliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştı. Bunun üstüne, AKP 2019 İstanbul seçimlerinde kendi aleyhine hile yapıldığını iddia etti. Bu iddia önce, tekrarlanan seçimlerde seçmenlerin çoğu tarafından reddedildi. Sonrasındaki kesinleşmemiş yargı kararları da aynı yönde. Ama hile iddiasının asıl sonucu, seçim sisteminin güvenilir olmadığının bizzat iktidar tarafından – yani sistemi en iyi bilen erk tarafından – iddia edilmiş olması oldu. Böylece muhalefetin 2017 referandumuna dair yeterince araştırılmayan ve aklanmayan hile ve manipülasyon iddiaları da çok daha dayanaklı hâle geldi.

2017 referandumunun sonuçlarının -2016-2018 döneminde OHAL kararnamesiyle düzenlenen ama OHAL gerekçeleriyle ilgisi olmayıp da devleti ve siyaseti yeniden yapılandırmaya yönelik olan tüm diğer düzenlemeler ve hukuksuzluklarla birlikte- gelecekte kaçınılmaz olarak yeniden müzakere edileceği ve yeniden düzenleneceği öngörülebilir.

Bir çözüm alanı olarak siyaset ve muhalefet

Peki, bunu kim yapacak ve yerlerine ne koyacak? Bu sürecin sonunda Türkiye asgari standartlarda demokrasiye ve hukuka geri dönebilir mi? Daha da önemlisi, geçmişten daha adil ve işleyen bir sistem kurabilir mi? Yani evrensel standartlarda bir demokrasi ve hukuk devleti inşa edip, aynı zamanda halkın kalkınma, refah, güvenlik ve istikrar beklentilerine yanıt verecek politikalar üretebilir mi?

Bu soruların yanıtları iktidarın ne yapacağında yatmıyor. Yıllardır yaptığı tercihlerle ve kurduğu ittifaklarla iktidar kendisini otoriter politikalara angaje etti. Dış ve iç politikada yapabileceklerini kısıtladı, inandırıcılığını ve vizyonunu tüketti.

Asıl yanıtlar muhalefetin kimlerden oluşacağında ve hangi kesimlerin desteğine dayanacağında, nasıl bir siyaset yürüteceğinde yatıyor. Bu da siyasetin ne olduğu üzerine düşünmemizi gerektiriyor.

Siyasetin bir toplumun önünü açabilmesi için iki unsurun bir araya gelmesi gerektiği söylenebilir: Güç ve fikir. Doğru fikirleri olanlar eğer gücü yeterince istemiyor ve güç üretmeyi bilmiyorlarsa -gücü kazanacak ve üretecek stratejileri izleyemiyorlarsa- fikirlerini hayata geçiremezler. En kritik gerçekleri cesaretle dillendirseler, en doğru programları önerseler de bunlar sözde kalır. Buna karşılık güce ulaşmayı isteyen, bilen ve becerenler ise, eğer doğru ve yapıcı fikirleri ve programları yoksa, sadece güce kendileri için ulaşmakla kalırlar. Bir süre sonra bu güç kendilerini de tüketmeye başlar ve toplumu ileriye götüremezler.

Dolayısıyla olumlu anlamıyla siyaset denen alan, toplumu dönüştürecek ve ileriye götürecek fikirleri ve meşru gücü üretmeye yönelik stratejilerin ve kolektif faaliyetlerin toplamı olarak tanımlanabilir.

Kıssadan hisse muhalefetin toplumun önünü açabilmesi ve umut olabilmesi için hem doğru fikirlerde yani programda anlaşabilmesi, hem de bu programı uygulayabilecek meşru güce kavuşabilmek için gerekli stratejileri ve eylemleri üretebilmesi gerekiyor. Değişime önderlik edebilecek bir siyasetin temel taşlarından biri de, bir demokrasi ittifakı oluşturmak olarak ortaya çıkıyor. Ama nasıl bir ittifak?

Demokrasi İttifakı

Doğru fikirlerde anlaşmak eğer, ideolojide ve siyasal konularda anlaşmak olarak yorumlanırsa, bu ne mümkün ne de demokrasi adına olumlu olur. Dünyadaki örnekler gösteriyor ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumlarda demokrasiyi yeniden inşa etmenin neredeyse yegâne yolu -bu amaca yönelik ve bu amaçla sınırlı olmak üzere- rejimin kuralları üzerine ortak ilkelerde anlaşmaktan geçiyor. Yani tüm bileşenlerin kurumsal ve ideolojik farklılığını koruduğu, sadece oyunun kurallarını yeniden kurmaya yönelik bir demokrasi ve hukuk senedi temelinde iş birliği. Türkiye’de böyle bir demokrasi ittifakının birincil ortak ilkeleri şunlar olabilir gözüküyor:

* Kuvvetler ayrılığının yeniden tesis edildiği güçlendirilmiş parlamenter sistem. Tarafsız, sorumlu ve partisiz olmak şartıyla eğer Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmeye devam edecekse, bu bir tür yarı başkanlık da olabilir ve Türkiye’de hem solun hem de sağ siyasetin neredeyse yetmiş yıllık taleplerini (yürütmede güçlendirilmiş ve meclisin egemenliğinde istikrar) karşılamış olur.

* Başta YSK olmak üzere TRT, AA, BTİK ve RTÜK gibi özgür ve adil seçimler için olmazsa olmaz kurumların mutlak özerkliği, şeffaflığı ve tarafsızlığı.

* 2013 yılında üzerinde anlaşılmış olan ilkeler üzerinden temel özgürlükleri ve hukuk devletini güçlendiren ve 12 Eylül mirasını ortadan kaldıran sivil anayasal değişiklikler.

* İlk üç ilke hayata geçirildikten sonra yeniden seçimlere gidilecek mi, ne zaman ve nasıl gidileceği sorusu.

Böyle bir ittifakın işlemesi için bazı ikincil ilkelerde de anlaşılması zaruri.

* Muhalefeti Bölen Hukukî Konuları Yargıya, Siyasal Soruları Halka Bırakmak: Türkiye’de potansiyel olarak çoğunluğun destekleyebileceği bir demokrasi bloğunu bölen iki temel konu var. Birincisi Türkiye’yi bu noktaya getiren son 18 yıldaki gelişmelerde siyasal sorumluluk, ikincisi de Kürt meselesi. Her iki konu da, birincil ilkelerde anlaşılsa da bazı aktörlerin dışlanmasına yol açacaktır. Biri AKP içinden yeni çıkan partiler ve diğer aktörlerin katılımını etkilerken, ikincisi tabii HDP’yi etkiliyor. Ancak şu ikincil ilkelerde anlaşılabilir. Her iki konuda da her türlü var olabilecek evrensel hukuk temelinde hukukî sorumluluğun ve sonuçlarının gelecekte bağımsız ve tarafsız yargı tarafından belirlenmesi. Siyasal sorumlulukta ise kararın -demokratik sistem yeniden inşa edildikten sonraki seçimlerde- halka bırakılması, kim haklı kim haksız, kararı halkın vermesi.

Kutuplaştırıcı ve hakaretamiz söylemi ret: Türkiye’de kutuplaştırıcı siyaset sadece otoriterleşmeye yaradı. Buna bilerek veya bilmeyerek muhalefet de katkı yaptı. Bugün artık hiçbir siyasal veya toplumsal kanat, ideoloji veya hayat tarzı, Türkiye’nin yüz elli yıllık demokratikleş(eme)me tarihinde sütten çıkmış ak kaşık olduğunu iddia edemez. Bundan sonra tek kutuplaşma "gerçek demokrasi ve adalet isteyenler ve istemeyenler" temelinde olabilir.

Türkiye gelişmekte olan, çok ciddi refah, kalkınma ve eşitlik açıklarından muzdarip, dünyada konumu değişme sürecinde, gerçek ve sanal güvenlik sorunları yaşayan bir ülke. Öte yandan dünyada da demokrasi ve kapitalizm evliliğinin çatırdamakta olduğu, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sorgulandığı, demokrasilerin sıkıntıda ve gerilemede olduğu bir dönemden geçiyoruz. Koronavirüs krizi de gösteriyor ki, önümüzdeki dönemde dünyada sıkı bir "demokrasiler mi daha iyi yönetiyor ve güvenlik sağlıyor, otoriter-totaliter rejimler mi" rekabeti ve propaganda savaşı yaşanacak.

Dolayısıyla bir demokrasi bloğunun bileşenleri sadece yukarıdaki birincil ilkeler temelinde başarılı olamayacaktır. Yeni iletişim stratejileriyle, enformasyon eşitsizliğini aşarak halka kendilerini anlatabilmeleri elzem. Ama en önemlisi, topluma ülkeyi daha iyi yönetebileceklerini, güvenlik ve refah sağlayabileceklerini, bunun için gerekli fikir, azim ve organizasyona sahip olduklarını göstermeleri gerekecek: Dolayısıyla "yeni programlar ve fikirlerle ortaya çıkmaları". Bu konulara da bir sonraki yazımda değinmek istiyorum.


Bu yazı ilk olarak perspektif.online'da yayımlanmıştır.

Emlak8

Facebook Yorumları

0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



EN ÇOK OKUNANLAR

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive