Son operasyona ilişkin AK Parti’yi merkez alan tek boyutlu tepkiler, muhalifleri susturma ve cezalandırma iddiaları durumu ve Türkiye’yi resmeder mi?

Bu ülkedeki tüm siyasi gelişmeler cumhurbaşkanının eğilimleriyle açıklanabilir mi?

Türkiye siyasal sistemi ve AK Parti iktidarı,  yolsuzluk dosyalarına indirgenebilir mi ya da Çavuşevsku rejimiyle benzeştirilebilir mi?

İyi niyet veri alınırsa, bu sorulara “olumlu” yanıt vermek ancak Türkiye’ye dışarıdan ve anlamaktan aciz bir bakışla mümkündür.

Türkiye içinden yapılacak bu tarz keskin bir okuma ise, ancak “muhalif bir şehvet”le ya da “sınıfsal bir öfke”yle mümkündür. Bu ruh halinin göstergelerinden birisi de siyasi arenayı, güç savaşlarını görmezden gelmek ve (cemaati güzelleme vurgularının örneklediği gibi) demokrasinin karşısındaki ölümcül engelleri tersten okumaktır.

Nitekim seküler mahalleden gelen, eleştiri ötesi ve kendi kaygı ve tespitlerini mutlak gerçek ilan eden uğultu, demokrat ve özgürlükçü bir duruşun değil kendi değer sisteminin üzerinde sörf yapıyor.

Bu tablo elbette Türkiye’nin siyasi iktidarı açısından sorunsuz bir ülke olduğunu göstermez.

AK Parti Türkiye’de büyük bir dönüşüme imza attı ve atmaya devam ediyor. Bu dönüşüm cumhuriyetin başında kurulan modelin ters yüz edilmesi üzerine kuruludur ve bu model kadar tarihseldir. Sosyolojik, simgesel ve ekonomik eşitlenme, bu çerçevede yaşanan sınıfsal yer değiştirme yeni dönemin kurucu unsurlarıdır. Bunlara “sivilleşme”, “sivil ve siyasal haklar alanında yaşanan genişleme”, “çözüm süreci”, “Alevi açılımı”, gibi bir dizi reform politikası eşlik etmiştir. Ve ana siyasi eğilim hala bu istikamettedir.

Bununla birlikte bu modelde, aynı kurucu modelde olduğu gibi temel bir eksik bulunuyor:  Hukuk ve ilke duyarlılığı...

Bunun birden çok veçhesi var.

- Önce şunu teslim etmek gerek: Toplumsal talep-siyasal karar etkileşimini, katılımcılığı ve eleştiri toleransını dışlayan faydacı ve atarekil siyaset anlayışı AK Parti’yi de alabildiğine kuşatmış durumda. Yeni bir dönemin inşası söz konusu olduğu oranda ve şu günlerde bu kuşatma daha kritik hale gelmiş bulunuyor. Dün, AK Parti askerle mücadele ederken bir siyasi irade ifadesi olarak algılanan ataerkil dil, bugün yeni toplumsal talepler ile katılımcı demokrasi isteklerinin karşısına dikildiği anda otoriterlikle özdeş hale geliyor ve bu istikamette algılanıyor. Kürt sorununun çözümü konusunda gösterilen çabalar, Alevi açılımı tartışmaları gibi önemli gelişmeler ve reform politikalarında süreklilik bu algı karşısında zaman zaman gölgede kalıyor. Türkiye’yi Erdoğan’ın söylemine ve karakterine indirgeyen “yüzeysel algı”ya malzeme hazırlıyor.

- Öte yandan AK Parti’nin son döneminde demokratik işleyişe dair, altını sık çizdiğimiz üç ciddi mesele var: (1) Siyasetin ve siyasi kurumun kültürel, toplumsal, ekonomik alanlar üzerinde kurduğu, özerkliği yok eden ve çoğunlukçuluğa gönderme yapan hegemonya. (2) Siyasi iktidarın işleyiş tarzında yaşanan şahsileşme ve bu şahsileşmenin yargıdan bürokrasiye kadar sistemi etkilemeye yüz tutması. (3) Toplumsal muhalefeti ve medya eleştirisini toplumsal ve siyasal niteliğinden arındıran, asayiş hadisesine indirgeyen komplocu siyaset algısı, bunun başta basın olmak üzere her aktörü (kendi işlevinin dışında) siyasi hasım/dost aktör kıskacına sıkıştırması ve özgürlükler üzerine kurduğu baskı...

-Hukuk ve ilke eksikliğinin en önemli veçhelerinden birisi, adliye ve hukuki yaptırımlar meselesidir. AK Parti’nin sorumluluğuna ortak olduğu Balyoz’dan Ergenekon’a uzanan çizgi ortada. Siyasi iktidarın yargıyı cemaatten arındırma politikalarında kullandığı HSYK’nın yeni yapısı, sadakat esaslı atamalar gibi sorunlu araçlar dikkate alınacak olursa, “siyasallaşmış yargı hali ya da imajı”nın varlığını sürdürdüğü aşikar. Somut olarak at izi ile it izinin birbirine karıştığı davalar üzerinden sahte suçlamalarla (örneğin Şık, Şener, Avcı) ve sahte aklamalarla (örneğin Çetin Doğan) kamusal alan kirleniyor. Kritik davalar siyasi kavgalarda araç olarak kullanılıyor. Velhasıl hukuk örselenmeye devam ediyor.

Peki sonuç?

Değişime ilişkin hususlar ne kadar demokratikleşmeye gönderme yapıyorsa, bu hususlar da aksi duruma göndeme yapmaktadır.

Türkiye’deki ana paradoks budur.

Batı’dan gelen keskin eleştirilerin temel nedeni bu paradoksu anlamamaları ve kendi değer sistemleri açısından Türkiye’deki tablonun taşıdığı sıkıntılardır.

Ancak mesele ne onların ne laik mahallenin gözlüğünden görüldüğü gibi karadır.

Ne de başkalarının gözlüğünden görüldüğü gibi toz pembe...

Eleştirel ve kurucu bir muhalefet ile siyasi iktidarın eleştirilere kulak vermesine acil ihtiyaç var.

  • Abone ol