Önce veda... Sevgili Adalet Ağaoğlu’nu kaybettik. Adalet Hanım’ı tanımış olmak, onunla dostluk yapmak, zaman zaman birlikte davranmak bir mutluluk nedeni ve bir ayrıcalıktı.

Bu duyguyu ve onun verdiği sıcaklığı ömrümün sonuna kadar saklayacağım. Şimdi, saldırılara uğradığım bir zaman hakkımda yazdığı yazıyı, 2005’te Başbakanlık’taki Kürt meselesi toplantısına kol kola gitmemizi, yaşına rağmen her kritik anda Hrant Dink Vakfı’ndaki varlığını aklımdan geçiyor. Arkasında müthiş romanlar ve unutulmaz edebi varlık bıraktı. Onu çok özleyeceğiz. Nurlar içinde yatsın.

Ve sıra temennide...

Muhalefette siyaset Türkiye’nin  en önemli meselelerinden birisi haline geldi. Otoriter-popülist düzenden kurtulma, siyasi iktidarda değişiklik, anayasanın elden geçirilmesi gibi beklentilerin tek yolu var.  

Bu yol, muhalif alan aktörlerinin işbirliği ve ittifakından geçiyor. 

İttifak ise, kritik ve çetrefil bir mesele. Zira muhalif aktörler arası uzlaşmazlıklar pek çok, özellikle HDP’yle ilişkilere bakış farkı, ciddi bir ayrışma unsuru oluşturuyor. HDP bir yandan yüzde 10-12’lik oy potansiyeliyle muhalif alanın kurucu oyuncularından birisi ve muhalefetin başarı olabilmesinin önemli bir koşulu. Ancak, diğer yandan, varlığı, muhalif alanı dağıtma riskini de barındırıyor.

Bu noktada, kilit siyasi parti hiç şüphe yok ki CHP. CHP, en büyük ve taşıyıcı muhalif gücü oluşturuyor. Muhalefet partileri arasındaki ilişkilerin inşası, onun siyasi duruşuna ve çabalarına bağlı görünüyor. 

CHP bunu yapabilir mi? Daha doğrusu yapar mı?

Böyle bir şans ve ihtimal var.

Görmek gerekir ki, son 20-25 yılda kendisini iyiden iyiye laik cephenin temsilci olmaya hasreden, Erdoğan’a itiraz etme siyasetini geçmeyen, dahası anti-Kürt ittifakın dolaylı parçası haline gelen CHP, bu bakımdan bir değişim geçiriyor. 

2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, “Erdoğan’a karşı Gül” formülünü desteklemesi, 2019 yerel seçimlerinde ise bir yanına İYİ Parti’yi bir yanına HDP’yi alabilmesi yaşanan bu değişikliğinin göstergelerinden. 

CHP’nin yeni rotasını, kültür savaşlarının dışında durma ve toplumsal merkeze yerleşme olarak tanımlamak yanlış olmaz. Partinin hedefi, görüldüğü kadarıyla, AK Parti’nin boşaltmaya başladığı merkez alana girip, orada kimlikler üstü siyaset yapmak ve ortalama bir söylem üretmek. 

Bu değişimde, arslan payı, Kılıçdaroğlu’nun iradesine ve tercihlerine ait.  Elbette konjontürün getirdiği yeni girdileri gözardı etmemek gerekir. Muhafazakar kesimin duyarlılıklarına saygılı yaklaşımın demokrat bir gereklilik olması, siyasi ittifak ihtiyacı, İmamoğlu gibi öne çıkarılan aktörlerin getirdiği tarz, en nihayet hukuk devleti ilkelerinde Kürt meselesine endeksli geri gidişlere verilen refleksif “sol” tepki bunlar arasında yer alıyor.

İstikamet doğru ancak, oyun kurucu olmak için yeterli değil.

Dolayısıyla yukarıdaki soruların yanıtını henüz verilmiş değil, her şey Kılıçdaoğlu’nun izleyeceği yola bağlı.

Kılıçdaroğlu’nun şu ana kadar izlediği siyasetin bir ucu yukarıda söylendiği gibi merkeze yerleşme stratejisinden besleniyor. Ancak, ucu siyasi bir tarza uzanıyor. Bu tarz, siyasi karar ve adımlarda “zaman ve zemin”i mutlaklaştıran bir nitelikte, dengeli ve dengeci, özellikle temkinlilik üzerine kurulu. 

Bu temkinli politikalar kimi kritik konular ve anlarda somut ve cesur adımları engelliyor. Örneğin Kürt meselesinde CHP farklı söylem ve yaklaşımlarına rağmen hala çözüm süreci karşıtlığı üzerine kurul 2015 tutum belgesinden başka bir yol haritası üretmiş değil. 

Kimi partililerde, CHP kurultayının, bu bakımdan yeni bir kilometre taşı oluşturması beklentisi var.
Kılıçdaoğlu aynı yerde durup temkin politikaları mı izleyecek yoksa ileri adımlar mı atacak?
Muhalif alanın inşası bu asli soruya Kılıçdaroğlu’nun vereceği yanıtla ilgili.

  • Abone ol