Balyoz Davası’nda yargılanan bazı sanıklara kumpas kurulduğu iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında gazeteci Mehmet Baransu tutuklandı.

Gazetelere yansıyan bilgiler, onun “devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin” suçundan tutuklandığı şeklinde.

Genelkurmay, belgeler arasında “çok gizli” düzeyindeki “Egemen Harekat Planı”nın yer aldığını, orada “devletin güvenliği veya iç, dış siyasal yararlar bakımından gizli kalması gereken nitelikteki bilgiler” olduğunu iddia etmiş.

***

Öncelikle şunu belirtmek gerek: Gerek Balyoz ve gerekse de diğer derin devlet ve darbe davalarında, kime yönelik ne tür bir haksızlık varsa açığa çıkarılmalı ve sorumlular da cezalandırılmalı.

Özü bakımından bu ülke için çok önemli bir arınma fırsatını ifade eden bu davalarda “sahte delil üretmek” başta olmak üzere tüm manipülasyonlar, bu kapsamda Gülen Cemaati’nin rolü de araştırılmalı, suçlu olanlar cezalandırılmalı.

Ama eğer tutuklama gerekçesi basına yansıdığı gibi “devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin” ise, buna birçok nedenle itiraz etmek mümkün.

Öncelikle tutuklama kurumunun Türkiye’deki “tedbir” amacını aşan ve “cezalandırma”ya dönüşen aşırı geniş kullanımından hareketle itiraz etmek mümkün.

İkinci olarak, devletin gizli belgelerini temin veya ifşa etmenin her durumda suç olma niteliğine itiraz etmek mümkün. Örneğin hem devlet, hem de bireyler için güvensiz ortamı yaratacak “darbe girişimi”ne yönelik belgelerin yayınlanmasını neden “devletin güvenliği” olarak kabul edelim ki? Böyle bir durumda güvenlik, tam da o belgeleri yayınlamayı gerektirir.

***

Darbenin gelenek olduğu, bu suçun defalarca işlendiği bir ülkede, bir gazetecinin bir şekilde ulaştığı darbe hazırlığını veya ona yönelik en küçük bir girişimi ifade eden bir belgeyi yayınlaması hem ahlaken doğrudur, hem de hukuken.

Hukuken derken, sadece pozitif hukuka karşı doğal hukuktan hareket etmekten, basın etiğinden veya genel olarak ahlaktan hareketle devletin bir kuralını uygulamamaktan söz etmiyorum. Türkiye pozitif hukukunun da dayanması gereken bazı üst metinlerden, onların uygulanış biçimine ilişkin yargı pratiklerinden de söz ediyorum.

Örneğin Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’nin şu kararlarından söz ediyorum:

* İzinsiz sahip olunan devlet dokümanları yayınlanabilir

Fressoz ve Roire/Fransa davasında haftalık bir dergide Peugeot genel müdürünün maaşının detayla­rının yayınlanması üzerine Maliye Bakanlığı gelir vergisi vergi iade dokümanlarına izinsiz sahip olunduğu gerekçesiyle ilgililer hakkında mahkûmiyet hükmü verilmesi, ifade öz­gürlüğünün ihlâli olarak değerlendirilmiştir.

* Gizli resmî rapor yayınlanabilir

Bladet Troms ve Stensaas/Norveç davasında halka açıklanma­yan resmî bir rapora dayanarak Ayı Balığı Avlama Yönetmeliğinin nasıl ihlâl edildiğine ilişkin bir gazetede ya­yın yapılması üzerine gazetenin ve baş editörün mahkûm edilmesi, ifade özgürlüğünün ihlâli olarak hükme bağlan­mıştır.

* Gazeteci haber kaynağını açıklamak zorunda bırakılamaz

Goodwin/İngiltere davasında bir gazetecinin haber kaynağını açıklamasını zorunlu kılan ifşa emrine muhatap olması, ifade özgürlüğünün ihlâli olarak değerlendirilmiştir.

* Yetkilerini kötüye kullanan kamu görevlilerinin isimleri yayınlanabilir

Sürek/Türkiye davasında haftalık bir derginin, basın toplantısında açıklanan bilgilere yer verirken terörle mücadelede görev yapan emni­yet müdürünün ve jandarma komutanının adını da yayınlaması, terörle mücadele eden kolluğun kimliğini açıklayarak hedef hâline getirme olarak değerlen­direrek derginin sahibi para cezasına çarptırılmıştır. Olayı değerlendiren Divan, yetkilerin kötüye kullanılması durumunda toplu­mun kötüye kullanılan yetkinin içeriği ile birlikte, yetkilerini kötüye kullanan kişilerin isimlerini de bilme hakkı olduğu tespiti[ni] yaparak ifade özgürlüğüne müdahalenin Sözleşmenin 10. maddesinin ihlâli olduğu hükmünü vermiştir.

* İstihbarat servisinin faaliyetleri yayınlanabilir

Vereniging Weekblad Bluf/Hollanda davasında iç İstihba­rat servisinin gizli faaliyetlerini yayınlayan derginin toplatıl­ması ve dergilere el konulması, ifade özgürlüğünün ihlâli olarak hükme bağlanmıştır.

(Bkz. Vahit Bıçak, “AİHM Kararlarında İfade Özgürlüğü,” Ed. Bekir Berat Özipek, Teorik ve Pratik Boyutlarıyla İfade Özgürlüğü, Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları, Ankara, 2003, ss. 267-308.)

***

Devletin gizli belgesini temin etmenin suç olup olmadığına adil bir yargının her somut durumda ayrı bir karar vermesi gerekir. Burada tüm durumlara uygulanacak tek bir formül yoktur ve hukuka uygun olanın tespiti her durumda farklı olabilir. Bu yüzdendir ki, sığınma evindeki kadınların listesini yayınlamak ile darbeye veya yargısız infaza hazırlanan askerlerin listesini yayınlamak, adil bir yargı önünde aynı hukuki sonucu doğurmaz.

Baransu veya bir başkası, “devletin gizli belgelerini temin” gibi her durumda yanlış olmayabilecek bir gerekçe yerine, sahte delil üretmekten veya adaletin tahakkukunu engellemekten tutuklanmış olsaydı, buna peşinen itiraz etmek kolay olmazdı. Ama bu durumda bile tutuklu yargılanmasının zaruri olup olmadığı sorulabilirdi.

 ***

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak kurulmadı. Hiçbir zaman da gerçek anlamda öyle olmadı.

Ama olması mümkün ve özellikle zor siyasi veya sosyal gerilim anlarında gösterilecek hukuki özen onu tesis etmenin temeli olabilir.

Ergenekon Davası sürecinde bu yapılabilmiş olsaydı, bugün her şey başka olurdu.

Dört yıl önce, Ahmet Şık’ın kitabı dolayısıyla matbaanın basılmasını eleştirirken, bu davanın hata götürmezliğine dikkat çekmiş ve “Ergenekon Davasına özü itibarıyla sahip çıkmak, Mahkeme’ye koşulsuz güven anlamına gelmiyor” demiştim (Bkz. “Ergenekon ve Ölüm Öpücüğü, Star, 29.3.2011).

Baransu’nun tutuklanması vesilesiyle bugün de başka bir yanlışa yönelme ihtimaline karşı peşinen uyarma gereğini duyuyorum: 17-25 Aralık elbette bir yolsuzluk operasyonu falan değil, esas olarak yargı ve emniyet üzerinden hükümeti alaşağı etme girişimiydi. Ama Gülen Cemaati’ne bu yüzden duyulan haklı tepki, bu kez de başka bir yanlışa düşürmemeli.

Hukuki süreç elbette devam etmeli; ama dikkatle izlenmeli ve ihlallere göz yumulmamalı. Ve bunun kadar önemlisi, Cemaat’e bakarken ilk tehlikeyi geçti gitti sanmamalı.

***

En demokratik devletlerin bile gizli belgelerini ifşa edilmesini cezalandırmaya çalıştıkları doğrudur. Devletler bunu yapar. Sırlarını korumak istemeleri de anlaşılır bir durumdur ama “devlet sırrı” gerekçesiyle işlenen veya tezgahlanmakta olan suçların da açığa çıkarılması gerek.

Çünkü adaletin üstü çoğu kez, “devlet sırrı,” “iç, dış siyasal yararlar bakımından gizli kalması gereken nitelikteki bilgiler” veya “çok gizli” ibareleri taşıyan evraklarla örtülür.

  • Abone ol