Domine edilen bir ülke durumundan, tayin edici süreçlerde yer alabilen orta boylu bir dünya ülkesine geçişin türlü avantajlar sağlamasının yanında, artan güce doğru orantılı biçimde getirdiği yeni sorumluluklar var. Suriye’de yaşanan ve artık soykırım boyutuna varan katliamlar karşısında Türkiye işte böyle bir ikilemin arasında yer alıyor. Düne kadar tayin edici bir gücünüz olmadığından hareketle, iki elinizi yana açıp “Petrol vardı da biz mi içtik” türünden bir izahat yapmanız geçerli olabilirdi. Ancak yanı başımızdaki bir diktatörün 8.500 sivil vatandaşını öldürmesi karşısında böyle bir savunma yapmak bugün için mümkün değil.

Zaten yapılmıyor da... Başbakan Erdoğan evvelki günkü partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada çok sert, açık ve net ifadeler kullandı. Esad’a doğrudan seslenerek “Babasının yaptıklarının bu dünyada hesabı sorulmadı ama er ya da geç yaptıklarının hesabı oğul Beşşar Esad’dan sorulacaktır. Bu kez Suriye’de şehirlerde akan kan yerde kalmayacaktır. İnsani koridor derhal açılmalıdır. Arap Ligi planı uygulamaya konmalıdır. Suriye halkı asla yalnız değildir ve asla yalnız bırakılmayacaktır” dedi.

Bu arada Türkiye’nin Suriye konusunda türlü senaryolar üzerinde farklı hazırlıklar yaptığı, bunlar arasında olası bir askerî müdahalenin olduğu da iddialar arasında. Bu iddiaların doğru olması güçlü bir ihtimal çünkü böyle bir duruma hiçbir ülke stratejisiz yakalanmak istemez. Bu mümkün de değil zaten.

Lakin Türkiye’nin bir “koçbaşı” gibi kullanılarak Suriye bataklığına tek başına atılmasını beklemek akılcı değil. İçimiz yansa da, bunun doğru olmayacağı da ortada. Kişisel kanaatimin Esad diktatörlüğüne BM çatısı altında hemen müdahale edilmesi olduğunu belirtmeliyim. Suriye’nin ne Libya, ne de Bosna olduğu bir gerçek. İsrail’in İran’ı vurmaya hazırlandığı bir ortamda, iyi hazırlanmamış, ortaklaştırılmamış bir müdahalenin çok daha fazla can kaybına yol açacağı da maalesef ortada.

O zaman Türkiye’nin gücünü, Esad yanlısı siyasetleri gittikçe silikleşen Rusya, Çin ve İran’ın da ikna edilmesine ağırlık vererek BM üzerinden müdahaleyi olgunlaştırmaya harcaması en ideali gözükmekte. Libya günlerinde müdahale ve Kaddafi karşıtlarına desteği savunurken de değindiğim BM’nin “R2P Doktrini” buna ciddi, meşru ve hukuki bir zemin sağlamakta. Türkiye, R2P’yi BM’nin gündemine daha güçlü bir şekilde getirebilir.

R2P (Responsibility to Protect), yani “Koruma Sorumluluğu” doktrini, aslında ta İkinci Dünya Savaşı’nda filizlenmeye başlayan “İnsanlığa Karşı Suç” tanımının uluslararası hukukun bir parçası olması için verilen mücadelenin bu alandaki kazançlarından birisi. Batılı güçler, başta kolonilerinde işledikleri suçları bu kapsamın dışında tutuyorlardı. Hikâyesi çok uzun ve ibretlik, başka bir yazıda değiniriz...

R2P, Ruanda ve Bosna soykırımlarının ertesinde Birleşmiş Milletler’de 2001 yılında tartışılmaya başlıyor ve 2005 yılında kabul ediliyor. Bu iki tarih arasında, üye ülkeler arasında yapılan çok ciddi müzakere süreçlerinde olgunlaşıyor ve bir mutabakatla doktrinleşiyor. Altında Türkiye’nin de imzası var...

R2P doktrini iki ana prensibe dayanıyor. 1) Devletlerin bağımsızlığı, sadece sahip olunan hakları değil, sorumluluğu da ima eder. 2) Sivillerin, soykırım, etnik temizlik, insanlığa karşı suçların sınırına giren ciddi tehditlerle yüz yüze olduğu durumlarda, eğer söz konusu devlet bunları önlemekte isteksiz ve/veya yetersiz ise, devletlerin içişlerine karışmama ilkesi, yerini, Birleşmiş Milletler’in kolektif onayı ile “Koruma Sorumluluğu” ilkesine terk eder.

R2P doktrini, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve uluslararası insan hakları yasaları ile uyumlu geliştirilmiştir ve insanın yaşamını, özgürlüğünü ve haysiyetini, totaliter, sorumsuz, kırılgan ve kaos içinde olan devletlerin ikincil haklarından üstün tutar.

R2P doktrini BM’ye üç kesin sorumluluk yükler. 1) Önleme. 2) Tepki verme. 3) Telafi etme...

Eğer söz konusu ülkenin gücü kendi içindeki kaosu dindirmeye yetmiyorsa BM, kaynaklarını bu ülkeye yardım için kullanır. Ama ülke yönetimi bunu bilinçli yapıyorsa, çeşitli şekillerde uyarılır ve diplomatik yollarla sorun aşılmaya çalışılır. Ancak bu girişimler yetersiz kalırsa R2P doktrini gereği BM bu ülkeye MÜDAHALE EDER. Müdahale sonrası ise ülkenin gördüğü zararın giderilmesi için de BM sorumludur.

1994’te Ruanda’da 800 bin Tutsi Çin malı ucuz palalarla üç ayda doğranırken, Srebrenitsa ve Gorazde’de on binlerce Bosnalı Müslüman Çetniklerce öldürülür, tecavüzler yaşanırken, tüm dünya olarak seyretmiş, acı çekmiştik. Gazze’de 1400 sivilin öldürülmesini de aynı çaresizlikle seyrettik. Suriye’de ise katliamın boyutu gün geçtikçe artıyor.

Yani kenara çekilip steril barış söylemleri ile durumu, her ne kadar risksiz ve bedelsiz olsa da, ahlaki değil. Orada bir soykırım yaşanıyor. R2P’nin üçüncü aşamasına çoktan gelmiş Esad diktatörlüğüne BM hemen müdahale etmeli. Türkiye de artan gücü ve prestijini bu sürecin hızlanmasına harcamalı...

[email protected]

  • Abone ol