Nilüfer Göle Hürriyet'e verdiği söyleşide, iki sene öncesine kadar 'düzgün' giden işlerin nasıl olup da böyle aniden kötüleştiği konusundaki açıklamaları oldukça 'verimli' buldum. Çünkü bugün Erdoğan'a karşı bayrak açan isimler, iki sene öncesine kadar Erdoğan'a destek vermekteydi. Onların tezine göre sorun başlı başına Erdoğan'dan kaynaklanıyordu. Bir 'bilim insanı' olarak böyle bir tezi savunmak Göle için tabii ki zor. O yüzden birtakım açıklamalar getiriyor, birazdan göreceğiz.

Biraz geçmişe gidelim, ama çok az...

3 Nisan 2010 tarihinde Hürriyet'ten Eyüp Can'a konuşan Göle şöyle diyordu:

'Türkiye'de politik gerilim var ama toplumsal anlamda bir kutuplaşma yok. Çünkü laiklik de İslam da Türkiye'de orta sınıfın değeri haline gelmiş durumda. Toplum ne birinden ne de diğerinden vazgeçebilir. Ayrıca Özal'dan bu yana toplumun kavga değil uzlaşmayı tercih ettiğini defalarca gördük.'

Yani 2010 yılının baharına kadar Göle'ye göre toplumsal kutuplaşma yok. O zaman, ne olduysa bu tarihle Mayıs 2013 tarihleri arasında olmuş olmalı. O arada ne olmuş, diye hafızamı zorluyorum. Bir referandum yapılmış, ki herhalde bunu iktidarın artı hanesine yazmak gerekir. 3 Ocak'ta Çözüm Süreci denen bir inisiyatifle Erdoğan 150 yıllık bir kutuplaşma yangınına su dökmüş. Gezi ve 17-25 Aralık'ta Kürtler sokağa çıkmamış. Öcalan'ın tavrı net.

Tekrarlayalım, Göle tüm sorunların Erdoğan'a bağlanmasını 'kolaycılık' olarak yorumluyor. 'Başbakan bugün çekilse biz yine bu sorunlarla karşı karşıya kalacağız' diyor. Belli ki Göle'nin Türkiye'nin dindar sosyolojisine 3 Nisan 2010'daki güveni kalmamış; zaten 'kendisi ile çelişkiye düşmemek için 2010'da yaptığı 'toplum kavgayı değil artık uzlaşmayı tercih eder' tesbitinde yanıldığını ifade ediyor. Sonra Huntington'a başvurarak 'Türkiye medeniyetler arası çatışma tezini doğrulayacak mı, yoksa tersine bu çatışmanın aşıldığı bir yer mi olacak?' diye soruyor.

Kutuplaşmanın tek faili olarak Erdoğan ve tabanını ilan etmek için hazin bir 'düzeltme' içinde Göle.

'Öncelikle 10 yıl boyunca Türkiye'nin çıtasını yükseltmiş bir iktidardan bahsediyoruz' derken, kopmanın üç konudaki 'yenilgiden' kaynaklandığını iddia ediyor ve ilginç olan kısma geliyoruz.

Yenilgi alanlarından ilki AB üyeliğidir ki, kendisi de AB'nin isteksiz, çifte standartlı tavrını hep eleştire gelmiştir. İkincisi Mısır darbesidir. Ona göre bu hükümetin dengesini bozmuştur. Yalnız Mısır darbesinin tarihi 3 Temmuz 2013'tür. Oysa Göle'nin Gezi krizinde yaptığı sosyolojik tesbitlere göre Erdoğan ve takipçilerindeki bozulma çoktan başlamıştı. Tarih çok yakın, üstelik böyle gelişmelerin etkisi hemen aynı gün siyasete sirayet etmez.

'Üçüncü yenilgi de Suriye'de uluslararası ittifak ile çözülemeyen sorunların Türkiye'ye yansıması' diyor Göle. Ama şöyle devam ediyor:

'Türkiye'nin Avrupa eksenli Ortadoğu vizyonu doğruydu. Asker destekli iktidarların meşruiyetini tanımayan, bölgede demokratikleşmeden yana bir tavırdı. Bunun için de İslam meselesinin artık öcü gibi gösterilmekten çıkması gerekiyordu. Arap Baharı'nın özü de buydu, AKP'nin tavrı da buydu. Olmadı. Bu sadece Türkiye'nin başarısızlığı değil. Tek aktörle açıklanabilecek bir durum değil.'

Özetleyelim: Göle'nin kırılmayı dayandırdığı üç nedende, 1) AB konusunda en kötümser tahminle karşılıklı hatalar söz konusudur ki, bu bile tartışmalıdır. 2) Mısır konusunda Göle Türkiye'nin pozisyonuna karşı çıkamaz, çünkü kendi tezleriyle çelişir. Darbenin Erdoğan'ın dengesini bozduğuna dair bir açıklaması yoktur. 3) Suriye konusu... Göle'ye göre Türkiye haklıdır.

İşte Göle bu tesbitlerden sonra kutuplaşmanın öznesine şu cümlelerle sıçrayıveriyor:

'Ama bu yenilgileri, geri tepmeleri kendine karşı yapılmış komplolar gibi gören, kişisel olarak üstlenen bir lider var. Ancak tarih böyle yazılmaz.'

En önemli bir diğer kanıtı oldukça 'somut ve nesnel.' Türkiye büyük bir kırılmaya gitmektedir ve bunun nedeni Nazlı Ilıcak'ın Sabah'ta yazamıyor oluşudur. Şöyle ki:

'Nazlı Ilıcak gibi 1960'lardan beri ordu karşıtı, muhafazakâr ve liberal, siyasal demokrasi düşüncesinin önderi bir yazarın dışlanması çok önemli bir kırılmaya işaret ediyor. O sesi bile hoyratça dışlayabilmek tehlikeli yeni bir dönemece girdiğimizi gösteriyor. AKP önce babayı, Necmettin Erbakan'ı kızağa çekti, şimdi de sağ liberal geleneği çiğneyerek, kendine yeni bir merkez oluşturuyor.'

Ilıcak'ın Türkiye'nin kaderini etkilediğini Erdoğan bilseydi, bunca kavgaya girmez, Sabah'ta yazması için elinden geleni yapardı sanırım. Milli Görüş çizgisi ile ayrışmayı negatif sorun olarak görmesi ise başlı başına bir yazıya muhtaç.

Göle'nin cumhuriyet sınıflarının horlandığını ifade etmesi 'Cumhuriyet'i paylaşmak istedik. Ama şu an 'Sadece benim olsun' diyen bir taraf var' tesbitine ise hiç girmeyelim.

Göle, 'Bu kadar önemli suçlamalar altında kalan hükümet gerçekleri araştırıp ortaya koymak zorunda' diyor ama, 17-25 Aralık operasyonunun gariplikleri, paralel yapının çeşitli kurumlarda tezahür eden müdahaleleri, binlerce dinleme, şantaj, yargı terörü hakkında tek bir eleştirisi dahi yok.

Söyleşideki her argüman, bir sonraki cümlede kendisini yok ediyor. En kötüsü söyleşi içeriksiz. Ne yaparsa yapsın geriye sadece Erdoğan kalıyor.

Söyleşi, içeriğiyle değil belki ama, bir sınıfın savruluşunu anlamak açısından önemli bir kaynak özelliği taşıyor. Üzerinde durmamız bundan.

  • Abone ol