3 Ocak 2013 günü ilan edilecek Çözüm Süreci'nin ilk işaretlerini 'Dönemin Başbakanı', bu dönemin ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2012'in sonlarında vermeye başlamıştı. Çünkü tam o sıralarda MİT üzerinden devlet İmralı ile Çözüm Süreci'nin zeminini inşa etmeyi tamamlamak üzereydi.

Başbakan Erdoğan 20 Eylül'de 'Devletin görevlisi MİT Müsteşarı sadece terör örgütüyle değil, herkesle görüşür. MİT Müsteşarımızı devlet görevlisi olarak, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olarak gönderdim' diyordu. Çünkü 2014 cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Diyarbakır'da cemaate yakın bir STK'nın düzenlediği toplantıda Kürtleri 'Bizi anlamadınız, gittiniz AKP'ye oy verdiniz' diye azarlayarak oy isteyecek olan Kılıçdaroğlu Başbakanlığı PKK ile görüşmekle suçlamıştı.

Bu çok ilginçti çünkü 7 Mart 2013'te, yani Çözüm Süreci için hükümete açık çek vermesinden hemen sonra, artık ne olduysa, Kılıçdaroğlu Çankaya'ya süreci şikâyet etmeye çıkmıştı. Görüşme sonrası üstünkörü bir şeyler söyledi ve bir daha bu konuya hiç dönmedi. Medyaya sızan bilgilere göre 'MİT İmralı ile görüşemez, yasal değil' deyince Gül kendisini 'Çocuk oyuncağı mı bu! Herhalde MGK kararı var' diye azarlamıştı.

Yani aylar sonra kamuoyu önünde Erdoğan'ı sıkıştırmaya çalışan Kılıçdaroğlu görüşmelerin MGK kararı ile MİT tarafından yapıldığını biliyordu. Tutarlılık önemli değildi.

İşte bu yüzden Erdoğan ve Akdoğan ile Fidan gibi kurmayları, 2012 ortalarında polisiye bir filmi andıracak gizlilikle yeni sürecin temellerini atmaya çalışıyorlardı. Kitlesel KCK tutuklamaları siyaseti Kürt tarafında tamamen imkânsız hale getirmek, öfkeyi patlatmak için yapılmışa benziyordu. Erdoğan'ın paralel yapıyı PKK'ya yönelik sert söylemlerle güçlenmek için 'uyuttuğu' da tahmin edilebilir. Çünkü bu söylemlerin ve operasyonların devam ettiği günlerde arayüzde temeli kurulan ve birkaç ay sonra herkesi ters köşeye yatıracak İmralı görüşmeleri ve Çözüm Süreci başlayacaktı.

Nihayet 27 Aralık 2012 günü 'dönemin Başbakanı Erdoğan' TRT'de İmralı'ya BDP heyetinin gidebileceği açıklamasını yaptı. 3 Ocak'ta heyetin İmralı'ya gittiği duyulunca nerelere müjde, nereler öfke cemreleri düştüğünü tahmin edebiliyorum.

Ve hatırlayın; 3 Ocak 2013 tarihinden sonra olup bitenler ne kadar da olağanüstüydü değil mi? Medyaya yansıyan 'Öcalan'ın, Gezi Parkı eylemlerini barış süreci ile birlikte değerlendirdiği, eylemleri Paris suikastları ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a açılan soruşturmayla birlikte ele aldığı öğrenildi' bilgisinin üzeri hemen kapatılıyordu.

Hasılı, Paris, Gezi ve 25 Aralık darbesinde İmralı hattı çökertilemedi, Kürtler sokağa çıkarılamadı. Öcalan 17-25 Aralık için de 'Ülkeyi, bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler, bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır' açıklaması yapmıştı çünkü. Tabii Öcalan hakkında da itibarsızlaştırma kampanyası devam edegeldi. 'Öcalan devletin barış elçisi' sözleri bölgede bile kulaklara fısıldanmaya başladı.

Bunun üzerine Rojava üzerinde çalışılmaya başladı. Madem ülke içinde savaş yeniden çıkarılamamıştı, o zaman sınırdaki savaş ülkeye ithal edilebilirdi. Abdülkadir Selvi rehinelerin kurtarıldığı gün Kandil'e ABD, Almanya ve İsrail kaynaklı 'Türkiye IŞİD'e rehineler karşılığında Kobane'yi verdi' istihbaratları yağdığını yazdı. Kandil önce sertleşti, Aysel Tuğluk sınırdaki sakil şovunu yaptı. Hükümetle görüşmeler sonrası durum biraz daha sakinleşti. Yalçın Akdoğan'ın 'Suriyeli Kürtler Türkiye'nin doğal dostu ve müttefikidir' diyerek doğru hattı gösterdi.

Burada bütün amaç Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak ve Çözüm Süreci'ni çökertirken, Ortadoğu'daki mezhep savaşını ülkeye taşımak olarak sırıtıyor. Hem Batı basınında, hem de içeride 'Türkiye IŞİD'i destekliyor' ve 'Madem Türkiye üzerindeki IŞİD yaftasından kurtulmak istiyor, o zaman IŞİD'e karşı savaşmalı' propagandası aynı anda yapılıyor. Mazeret de pek çekici; 'Çözüm Süreci çökmesin, Türkiye IŞİD konusunda kendisini temize çıkarsın.'

Kimse Kobane'deki durumu yok saymıyor. Ancak dengesi bozulmuş, üzerindeki yükten kurtulmak için panikle hareket eden bir Türkiye arzu ediliyor. Sanki Türkiye Suriye'ye apar topar girerse, her şey tozpembe olacakmış havası yaratılıyor. Böylesine karmaşık ve riskli bir durum, siyah-beyaz netliğindeymiş gibi sunuluyor. Oysa hem PYD'ye destek olmak, hem de savaşı ülkeye ithal etmemek mümkün.

Kürtlerde PYD ve peşmerge konusunda ciddi bir moral bozukluğu var. Aynı çevreler 'PKK Ortadoğu'nun ayakta kalan en güçlü silahlı örgüt' diyerek onları gaza getirdiler ama Rojava ve Erbil düşmekten son anda kurtuldu. Efsane çöktü. Kuzeyi kendilerine bırakan Esed'in tuzağına düşen, muhaliflerden ayrılan, diplomasi bilmeyen, dostu düşman, düşmanı dost belleyen bir akıl tutulmasının sorumluluğu Türkiye'ye atılamaz.

Türkiye'nin kırmızı çizgisi IŞİD ile savaşılırken, ortaya kalıcı bir barışın şartlarını oluşturacak derinlikli bir strateji kurmak... Türkiye'nin Batı'dan en önemli beklentisi uçuşa yasak ve güvenli bölgeden kadar, Esed'in gönderilmesi... Esed giderken, karadan Özgür Suriye Ordusu ve PYD'nin desteklenmesi önemli. Bu plan üzerinde ABD öncülüğündeki koalisyon, İran ve Rusya ile anlaşılabilirse, (ki anlaşması artık sürpriz olmaz) daha köklü bir çözüm söz konusu.

Her zamanki gibi gözler yine Öcalan'da... Bakalım Öcalan oyunu nasıl okuyor? Ben Öcalan'dan hükümete sertçe uyarılar yaparken, bu yazının mantığına uygun bir pozisyonu hareketine önereceğini, tuzağa düşmeyeceğini düşünüyorum. Yani bildiğimiz tarzıyla Öcalan hareketini aklıselimde tutacaktır.

Tahminim tutmazsa, Öcalan'ın oyunu yanlış okumasından ziyade, denklemde radikal bir değişim olmuş ve yeni bir sürece girmişiz demektir.

  • Abone ol