Dün Kuachi kardeşler, PEGİDA ve Le Pen’in Avrupa’nın sosyo-kültürel/politik hikayesi içindeki yerini anlamaya çalıştık. Avrupa’da yaşanan gelişmelerin Türkiye’yi bu kadar yakından/içeriden ilgilendirmesinin de bir anlamı olduğunu ifade ettik. Çünkü hikaye hiç olmadığı kadar melezleşmiş ve ortaklaşmıştır.

Türkiye, Güneydoğu Avrupalı bir Müslüman ülke olarak nev-i şahsına münhasır değer/potansiyel arz ediyor. Ama nev-i şahsına münhasırlığa fazla abanmanın, kendine bakışı köreltebileceğini de hemen burada not edelim. Çünkü Türkiye’nin önünde başarması gereken zor hedefler var.

Avrupalılar, kendi kültürel hüviyeti üzerinde berraklaşmayı, yüksek olasılıkla Osmanlılar sayesinde başarabilmişlerdi. Dikotominin bir kefesinde Avrupalılar varsa, diğerinde de Osmanlı vardı. Ölçüyü Osmanlı ile rekabet ve aralarındaki farkta aradılar ve buldular. Bunu yaparken de kendilerine şüphe ile bakmak, kendinden memnuniyeti terk edebilmek başarının sırrı oldu. Özeleştiri kültürü sadece hataların ayıklanmasını sağlamadı, yeni ufukları önlerinde açtı.

Bu manada, bugün Doğu’nun Batı’nın bu hamlesine cevabını Türkiye üzerinden verecek olmasını garipsemek bönlük olur. Yeni Osmanlılık veya geçmişin ihyasından bahsetmiyorum. Bu kof bir kendinden memnun olma ihtiyacını geçmişte bulmaya çalışmak olurdu. Türkiye Doğu’da çöküşün tescillendiği “Osmanlı’nın yıkılışı” üzerine kurulmuş, “cevap verebilme” genetiğine sahip bir ülke. Bir böbürlenmeden değil, basbayağı tarihsel bir gerçeklikten, siyasi kodlardan bahsediyorum.

Bu nedenle Türkiye’nin son 12 yıllık cevap verme hamlesi bir tesadüf değil. Ancak, bu ayağa kalkış hamlesinin anlamlı sonuçlar üretmesi ve bölgede paradigma değiştirme gücüne ulaşması, Türkiye’nin kendini eleştirmeye ne kadar açık olacağına, kendinden memnuniyet/emniyet hissinden ne kadar vazgeçebileceğine ve bir de ulusalcı kesimle ne kadar hızlı kapsayıcı bir çerçevede ortaklaşma kabiliyeti göstereceğine bağlı.

Uzun yıllar bir çeşit aşağılanma ve özgüven kaybı ile yaşandığı için, kibir/kompleks patlamaları yaşanması doğal, geçici olmak kaydıyla... Bunun hızlı bir şekilde tatmin edilmesi ve sayfanın çevrilmesi yerinde olur.

Bu manada, işin özünde, kimlik ve kültür keşfimizin berrak bir şuura erişmesi gereği var. “Bir kimiz”, “tarihimiz nedir”,  “inançlarımız nelerden oluşur”, “dünyanın geri kalanından farkımız nerelerdedir” gibi sorular, retorikle karşılanacak türden değildir. Yoksa Mustafa Kemal’in “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözü ne kadar dönüştürücü olduysa o kadar etkili olur.

Bu manada, terakkicilik, çoğulcu biçimde oluşturulmuş özgün kimlik inşası ile desteklenmezse çalı ateşi gibi sönümlenebilecek veya Erdoğan dönemi ile kısıtlı kalabilecektir. Bu manada, entelektüel akıl/iyi yetişmiş kadro eksikliğinin lümpenleşmeye, retoriğin, içeriğin yerini ikame etmeye meyil gösterme tehlikesi her daim vardır.

Türkiye’nin zorluğu, 100 yıldır kendi üzerinde düşünmeye, doğal süreçlerde kendisini inşa etmeye fırsat bulamamış olmasıdır. Çağın sonunda, yüzde 25’lik kendisinde hiç eksik görmeyen ulusalcı bir kesim, değişime iştahlı/sağduyulu ama yetişmiş kadroları yetersiz yüzde 75’lik bir halk kesimi çıktı. Üstelik yeniyi inşa etmeye çalışırken, sert bir egemenlik kavgasının veriliyor oluşu, pek çok kusuru görmeyi erteleme gücüne sahip.

Bu kritik noktada Erdoğan, bir siyasi parti lideri olmaktan daha kritik anlamları üstleniyor. Mısır’da yaptığı laiklik tanımından tutun 1915 taziyesine, İslam’la kurduğu özgün ilişkiden kavmiyetçilik detoksuna, ekonomik öngörülerinden AB’ye “Aslında biz sizi test ediyoruz” söylemine kadar, kadroları ve tabanına vizyon verme görevini yerine getiriyor.

İşte haziran seçimleri, Çözüm Süreci, çoğulcu bir halk anayasası, bürokrasinin tüm kurumlarının, yargı başta olmak üzere halk meşruiyetine alınması, bugüne kadar yapılan restorasyonların kurumsallaşması adına hayati öneme haiz.

Tüm sorunları aynı anda çözecek nihai bir model yok. Tecrübeler ve sorun çözme süreçleri var. Mesele, bir modeli sabitlemek değil, hayat ve kendimizle kurduğumuz gerçekçi ilişki/ihtiyaçlar kürresinde evrimsel gelişimin önündeki kurumsal/zihinsel engelleri kaldırmak.

Başkanlık dahil tüm tartışmalara isimler üzerinden değil, bu ilkesel çerçeveden yaklaşmak daha anlamlı olacaktır.

  • Abone ol