[1-3 Ocak 2015] Fakat olabilir, “hangi Osmanlı” noktasında anlaşamayabiliriz; o halde dahi ben, hep 13 Aralık’ta başladığım, alt-sorunları numaralama sırasıyla (6) gene de orta öğrenimde seçmeli Osmanlıca derslerinden yanayım. “Yanlış” bir gerekçe veya “yanlış kullanım” olasılığı, doğru bir şeyi, iyi ve yararlı bir adımı yok edememeli. Bu dersler “yanlış Osmanlı”nın değirmenine mi su taşırmış; pek sanmıyorum ama, öyle de olsa, varsın taşısın; Osmanlının yanlışının doğrusunun tartışmasını ayrıca yaparız (ki bu hiçbir bastırma ve yasaklamayla çözülemez); yeter ki dogmatik bir karşıtlık, belirli bir açılma ve ferahlamaya engel olmasın. İngilizce, Fransızca, Almanca vb nasıl seçmeli yabancı dil dersleri olabiliyorsa, Osmanlıca diye (içeriğinin neden ancak alfabeyle, yani “eski yazı” ile sınırlı olabileceğine aşağıda ayrıca değineceğim) bir seçmeli ders de yer alabilsin lise müfredatında. En azından, Osmanlıyla barışmak açısından sembolik bir faydası olsun; önerenler de sırf bu nedenle önermiş bile olsalar, ben onlarla bu noktada dahi buluşmaya razı ve hazırım. Bunun ötesinde, isteyen öğrenci bilmece çözer gibi yaklaşsın, isteyen şimdiye kadar olduğu gibi (çivi, Orhun vb) farklı yazıları sadece Tarih kitaplarının sayfalarında görüp anlamaksızın kös kös bakacağına hiç olmazsa bir farklı alfabeyle gerçekten tanışmak suretiyle kültürel görelilik ufuklarını genişletsin, isteyen de bu olanağı daha ciddî ve uzun vâdeli bir Osmanlıca (ve Osmanlı kültürü/tarihi?!) öğreniminin ilk basamağı olarak kullansın.

(7) Yeter ki, bir, hep seçmeli kalsın ve daha sonra bir başka emrivaki ile bu sefer de zorunlu yapılmaya kalkışılmasın. İki, bu yolla neyin, ne kadar öğretilip/öğrenilip neyin öğretilemeyeceği/öğrenilemeyeceği konusunda net olalım. Ortalıkta muazzam abartılı iddialar dolaşıyor — neymiş, eski mezar taşlarını, cami ve çeşme kitabelerini, Osmanlı yüksek kültürünün büyük (ve tabii elyazması) eserlerini okumak ve bu sayede kendi kimliğini öğrenmek? Bunlar son derece şüpheli şeyler; akla ister istemez, Nasreddin Hoca’nın Timur’la atışmalarından birindeki “ya hiç dayak yemedin, ya sayı saymasını bilmiyorsun” deyişini getiriyor. Osmanlı alfabesini, yani “eski yazı”yı öğrenmektir, biricik gerçekçi hedef. Onun da ancak “matbu”sunu, yani “uzun 19. yüzyıl” boyunca matbaada dizilip basılmış şeklini sökebilirler. Diyelim ki Hüseyin Rahmi’lerin, Halit Ziya’ların, Reşat Nuri’lerin eski harflerle basılmış eserlerini okuyabilecek düzeye gelebilirler (ama bunun neye yarayıp yaramayacağı ayrı bir mesele). Üç, hiç olmazsa bu kadarının doğru dürüst öğretilmesi ve öğrenilmesinin reel pratik koşulları üzerinde de anlaşalım. Yani örneğin haftada bir saat, yok mesabesindedir. Haftada iki saat gibi, ister resmî Tarih dersleri, ister yabancı dil dersleri açısından hiçbir işe yaramadığı defalarca görülmüş ve ispatlanmış bir kontenjanda kalınması da boşa vakit harcamaktır. En az üç, en fazla beş saat tahsis edilirse ve bu 3-5 saat de, asla tek bir blok halinde kullanılmaksızın, birer saatlik dilimler halinde 3-5 ayrı güne dağıtılır ve aralarda kısa kısa da olsa sürekli ödev, sürekli alıştırma yapılması sağlanırsa, dil öğreniminde evrensel kabul gören asgarî yaklaşım gerçekleşebilir; zaman içinde azar azar ama sürekli, taş üstüne taş koyarcasına öğrenme ve ilerlemeye olanak tanınır. (Ama müfredatın genel yapısı, başka hiçbir rasyonalizasyon ve konsolidasyon olmaksızın, böyle 3-5 saatlik bir seçimlik derse yer açar mı; o da gene ayrı bir mesele.)

(8) Bu yazdıklarımın ardında, daha önce de işaret ettiğim, ama kısaca değinip geçtiğim önemli bir ayırım ve bunun yarattığı kendine has zorluklar var: Osmanlıca hem — bazı küçük değişikliklerle birlikte, esas olarak Arap alfabesinden türetilmiş — bir alfabetik yazı türüdür; esasen bu yüzden günlük kullanımda çoğu zaman “eski yazı” deriz. Hem de Türkî diller ailesine mensup bir dildir. Eskiden Lisân-ı Osmanî denirdi. Günümüzde doğrusu Osmanlı Türkçesi diye tarif edilmesi; Türkçelerden bir Türkçe olarak, Türkçelerin coğrafî dağılımı ve aynı zamanda tarihsel gelişimi içindeki yerine bu suretle işaret edilmesidir.

Hemen bu noktada belirteyim ki, Osmanlı Türkçesinin “Türkçelerden bir Türkçe” olması, bugünkü Türkiye Türkleri tarafından biraz çabayla anlaşılır olmasını beraberinde getirmez ve (“eski yazı” bir yana, sırf Lisân-ı Osmanî haliyle) âdetâ “yabancı bir dil” gibi, özel olarak çalışılarak öğrenilmesi ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Konunun Eğitim Şûrası’nda gündeme gelmesinden bu yana, nasıl tanımlanırsa tanımlansın Osmanlıca derslerine toptan karşı olanların sarıldığı argümanlardan biri aşağı yukarı şöyleydi:Ancak yabancı dillerin, ders biçiminde özel olarak öğretilmesi ve öğrenilmesi gerekir. Oysa Osmanlıca biz Türkler için yabancı bir dil değildir. Her ülkede, ana dilini iyi bilen kültürlü bir insan, bu dilin geçmiş biçim ve hallerini de pekâlâ okuyup anlayabilir. Belki azıcık zorlanır ama ders alıp öğrenecek kadar değil. Dolayısıyla liselerde Osmanlıca dersleri tümüyle gereksizdir. İlginç olan şu ki, bambaşka ifadelerle de olsa, Osmanlıca derslerinden yana olanların en az bir kısmının kafasında da aynı yanılgı var. Çünkü onlar da, lisede alınacak Osmanlıca derslerinin nasıl bir kültürel zenginliği beraberinde getireceğini açık arttırmaya çıkardıklarında, farkına varmaksızın, Osmanlı yazısını söken herkesin (her türlü) Osmanlıcayı şakır şakır okuyup anlayabileceğini sanıyor, böyle bir tahayyülleri olduğunu açığa vuruyorlar.

Bu yanlışlar manzumesini neresinden tutalım? Her şeyden önce, yukarıda italiklediğim iddia, bırakalım Osmanlıcayı, faraza İngilizce için de geçersiz. Çünkü İngilizcenin de, Ön İngilizce, Eski İngilizce (İS 5.-11. yüzyıllar), Orta İngilizce (11.-15. yüzyıllar), Yeniçağ İngilizcesi (15.-17. yüzyıllar) ve nihayet Modern [Çağdaş] İngilizce (17. yüzyıldan günümüze) gibi öyle gelişme aşamaları var ki; arada öyle diyalekt karışımları, istilâlar (Vikingler, Normanlar) ve (meselâ Orta Fransızcadan) vokabüler ithalleri meydana gelmiş ki… Hayır, günümüzün öyle her üniversite mezunu İngiliz vatandaşı da “ana dili” diye Eski veya Orta İngilizce metinlerini oturup okuyamaz; örneğin 8. yüzyıl ile 11. yüzyıl başları arasında kaleme alındığı tahmin edilen anonim Beowulf destanını (Eski İngilizce), ya da 9. yüzyıl sonlarından 12. yüzyıl ortalarına uzanan, çoğu Eski İngilizce (veya Anglo-Sakson İngilizcesi), sadece daha geç tarihlerdeki bölümleri Orta İngilizce olarak kaleme alınmış Anglo-Saxon Chronicle’ı hemen hiç sökemez; Ortaçağın en büyük İngiliz şairi ve İngiliz edebiyatının babası sayılan, bu bakımdan belki Dante’ye karşılık gelen Chaucer’ı (1343-1400) ancak geniş bir eski sözcük hazinesi olanlar anlayabileceğinden, ünlüCanterbury Tales genellikle Çağdaş İngilizce “tercüme”leriyle yayınlanır; belki en tâyin edicisi, Yeniçağ İngilizcesinin simgesi ve anıtı halindeki Shakespeare’in (1564-1616) dahi tam tadına varmak, sınıfımsı bir ortamda bir öğretmenin özel yol göstericiliği ve kolaylaştırıcılığıyla gerçekleşebilir. Üstelik bütün bunlar tamamen dilin kendi “doğal” gelişiminin “devrimci” devlet müdahalesi görmemiş sonuçlarıdır.

Türkiye’de ve Osmanlıca söz konusu olduğunda ise sorunlar daha karmaşıktır, çünkü (a) dilin kendi “doğal” gelişiminin bu sefer hayli geniş coğrafyaları enlemesine kesen çapraşıklığının üzerine, (b) 1920’lerin o radikal, tepeden inme “yazı devrimi” ve sonra (c) 1930’lardan çok yakın zamanlara kadar, hattâ (Eğitim Fakülteleri kökenli öğretmen ve sair laik-Atatürkçü camialarda) bugün bile devam eden öztürkçecilik cereyanı binmekte; hepsi bir arada düşünüldüğünde, geleneksel kültür ile yeniden ilişki kurmak açısından, sırf “eski yazı”nın yeniden öğretilir ve öğrenilir olmasıyla aşılamayabilecek mesafeler ortaya çıkmaktadır.

Tarihsel sıra içinde birinci mesele, Osmanlı Türkçesinin 1920’lere kadarki evrimiyle ilgilidir. Aşağıdaki basit bilgilerin hiçbir orijinal yanı yok; isteyen herkes internetten dahi bulabilir. Önemli olan ne aradığını bilmek ve çıkanlar üzerinde düşünebilmek, yorumlayabilmek. — En geri planda, Asya’nın kuzey-doğu bozkırları odaklı halkalar halinde, Türkî diller ailesinin tamamı yer alıyor. Oğuz Türkçeleri bu geniş ailenin sadece bir alt koludur. Türkî diller konuşan çeşitli halklar anlamında Türkler, 6.-11. yüzyıllar arasında Çin’in kuzey-batı “uç”larından (ve Orhon-Yenisey havzasından) çıkıp daha geniş Orta Asya ve Batı Asya steplerine yayıldı. Oğuz Türklerinin Selçuklu savaş başbuğluğuna tabi bir kolu da bu çerçevede kendi Oğuz Türkçesi dilini önce Maveraünnehir’e, oradan 11. yüzyılda Anadolu’nun kapılarına kadar getirdi. Öte yandan İslâmiyete geçiş ve kabileden devlete sıçrayış süreçleri, girift etkileşimlere ve ödünç almalara yol açtı. Bu da normaldi, çünkü Arap ve İran kültürleri devletleşme başta olmak üzere uygarlığın her alanında Türkî kavimlerine ve Türkçelerine göre çok ileri gitmişti. Dolayısıyla 10. yüzyıldan itibaren çok sayıda Arapça ve Farsça sözcük Karahanlı ve Selçuklu yönetim terminolojisine girmeye başladı. Orta Fransızcanın Orta İngilizceye nüfuzunu andıran bu süreç, yeni bir halita doğurdu. Arapça ve Farsça ile melezlenerek zenginleşmiş bu Oğuz Türkçesi varyantı, Malazgirt’ten sonra Anadolu Beyliklerinin ve özellikle Konya merkezli Rum [Anadolu] Selçuklularının kentsel elitlerinin dili olarak yaygınlık kazandı. 11. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl arasını kaplayan bu Eski Anadolu Türkçesi’ne, Osmanlı Türkçesinin ilk veya en eski aşaması anlamında Eski Osmanlı Türkçesi de diyoruz. Osmanlı Beyliğinin önce devlet, sonra imparatorluk olması ve kendi uygarlık sentezini yaratmasıyla birlikte bunu Orta Osmanlı Türkçesi veya Klasik Osmanlıca izledi ve 16. yüzyıldan 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan üç yüzyıla damgasını vurdu. Tanzimat reformları ise, matbuatla, dergi ve gazetelerle, kamusal alanın açılmasıyla, “Batı etkisi”ndeki bürokrasisi ve edebiyatıyla, 19. yüzyılın ve 20. yüzyıl başlarının Yeni Osmanlı Türkçesi’ni beraberinde getirdi. Öte yandan, bu EskiOrta ve Yeni Osmanlı Türkçesi kuşaklarını da birer homojenlik gibi düşünmemek lâzım. Her bir aşamanın kendi içinde, (i) sarayda, yönetimde ve edebiyatta (özellikle şiirde) o dönemin Osmanlıcasının ayrı ve olabilecek en seçkin yazılı varyantı; (ii) yüksek sınıfların günlük konuşma dili ile ticaret ve alış veriş hayatındaki varyantı; nihayet (iii) aşağı sınıfların günlük konuşma dili, yan yana ve iç içe barınıyordu. Bu ayırımlar niçin önemli? Aşikâr ki yüksek kültürün (high culture) dili ilkiydi. Ve 1920’lerin kopuşunu aşıp (veya onarıp) Osmanlı kültür birikimine tekrar köprü atılacaksa, bu, öncelikle her dönemin en seçkin Osmanlı Türkçesi yazı dili üzerinden olabilir.

Bu uyarıyla birlikte, kronolojik anlatımımıza geri dönersek — ikinci mesele olarak Cumhuriyetin toplum mühendisliğinin “harf inkılâbı” ve ardından üçüncü mesele olarak öztürkçeciliği, işte bu noktada, yani Yeni Osmanlı Türkçesi’nin 20. yüzyıl başlarında geldiği nokta ve ulaştığı düzeyde devreye girdi. Eski (Doğulu) toplumsal bellekten kopma ve onun yerine yeni (Batılı) bir toplumsal bellek monte etme çabası alfabe değişikliğiyle sınırlı kalmadı. Modernist Türk milliyetçiliğinin ciddî ırkçı boyutlar taşıyan Arap ve İran nefreti, Arapça ve Farsça sözcüklerin kökünü kazımayı amaçlayan bir taarruz biçiminde devam etti. Etnik temizlik furyası, Rum ve Ermenilerin fiziksel (demografik) ve ekonomik temizliğinden, Arap ve Fars “etki”lerinin kültürel temizliği alanına sıçradı. Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi zırvalıklar zamanla gitti. Ama Kemalist Kültür Devriminin en geri döndürülmez boyutu olarak bugüne bu ırkçı öztürkçecilik miras kaldı.

(9) Şimdi bu bağlamda, bu tarihsel sürecin bütününü göz önünde bulundurarak, hem ayrı hem birbirine bağlı dört soru sormak istiyorum. Bir. Serüvenini yukarıda özetlemeye çalıştığım Osmanlı Türkçesi ve hele her alt aşamadaki fasih varyant(lar)ı, alfabesi bir yana, başlı başına çalışılıp öğrenilmesi gereken bir dil midir, yoksa günümüzün Modern Türkiye Türkçesini iyi bilen herkes tarafından (transkripsiyonu yapıldığı, yani yeni harflerle yazıldığı takdirde) kolayca okunup anlaşılabilir mi? İki. Değilse, bizatihî bir dil olarak bu fasih Osmanlı Türkçesinin öğretilmesi ve öğrenilmesi, lise düzeyinde gerçekleştirilebilir mi? Üç. Dilin kendisinin, yani bir elit yazı dili olarak fasih Osmanlı Türkçesinin öğrenilmesinin özel zorlukları varsa ve lise düzeyine/yıllarına sığdırılabilecek gibi değilse, bu, sırf alfabenin, yani “eski yazı”nın öğrenilmesini nasıl etkiler? Dört. Bu kısıtlarla birlikte düşünürsek, lise düzeyinde seçmeli Osmanlıca dersleri, sembolik “barışma” anlamının ötesinde, gelenekle veya “eski kültür”le atılmış köprüleri reel olarak ne ölçüde tamir etmeye yarayabilir?

Köprü deyince aklıma geldi. Başlığın yanına Mimar Sinan’ın Büyükçekmece köprüsündeki imzasını koymuştum. Başka hiçbir anıtında imzası yok; bir tek burada var.Amel-i Yusuf bin ‘Abdullah yazıyor. Yani “Abdullah oğlu Yusuf’un eseri” (konunun uzmanları, “Mimarbaşının tam adı Sinan Yusuf veya Sinanüddin Yusuf olmalıdır” diyor; bkz Gülru Necipoğlu, Sinan Çağı, s. 176). Özel, dekoratif bir istif söz konusu: Amel sağ alt köşeden başlıyor; üstüne Yusuf ve daha üstüne Abdullah geliyor; öyle ki, en tepede Abdullah’ın Allah bölümü yer alıyor. İki gün sonra buradan devam edecek ve bitireceğim.

  • Abone ol