Salının yazısını kaçırdım, çünkü kısa bir ziyaret için Kıbrıs’a gidiyordum. Bir gece kalabildim, bir toplantıya katılıp döndüm. Bu, ilginç bir toplantıydı.

Son günlerde “su yüzüne” çıkan bir sorunu konuşmak üzere Ekopolitik’in düzenlediği bir toplantıydı. Ekopolitik’in hep yapmaya çalıştığı ve yapa yapa da yapmasını öğrendiği, değişik bakış açıları, değişik dünya görüşleri olan kişileri biraraya getirip tartışma konusu olan sorunu birarada ve birbirleriyle “yumruklaşmadan” konuşacakları bir ortamı hazırlamaktı amaç. Bir gece kalıp dönmem gerektiği için toplantı bitmeden ayrıldım; nasıl bittiğini de henüz kimseyle konuşup öğrenemedim. Ama ayrılıncaya kadar ilgiyle izlediğim, birçok şey öğrenip birçok şey de düşündüğüm bir toplantı oldu. Bu düşündüğüm şeyleri, belki birkaç gün, yazmak istiyorum.

Ben de toplantının sırasını izleyeyim. Yıllar öncesinden adını bildiğimiz, Kıbrıs Türk kesiminde Dışişleri Bakanlığı yapmış Kenan Atakol vardı katılımcıların arasında. Başka bir yerde işi olduğu için ilk sözü o aldı ve konuyu açtı.

Kenan Atakol, Rauf Denktaş’ın yakını, dolayısıyla Kıbrıs’ı Türkiye olmaksızın düşünemeyen biridir. Zaten söze de öyle, “Türkiye bizim canımız, herşeyimiz” diyerek başladı. Öyle başladıktan sonra da, Ada’da “Türkiye” niçin bir şikâyet konusu oluyor, bunu anlattı. Anlattığı aslında oldukça basit, düz bir konu.

Kıbrıs Türkleri alışık olmakları tipte suçlarla karşılaşıyor, bu suçların oranları alışılmadık rakamlara çıkıyor. “Kim yapıyor bu işleri” diye sorunca, cevap, hemen hemen şaşmaz bir biçimde, Türkiye’den gelen birtakım kişiler oluyor.

Nedir “suç”? Bayağı ciddi. Bir kere hırsızlık, evlere girip soymak, iyiden iyiye yaygınlaşmış. Atakol, “Benim evim de soyuldu” dedi. Az sonra, toplantıyı yönlendiren Vamık Volkan kendi evinde de aynı şeyin olduğunu söyledi.

Ama yalnız “soygun” ya da “hırsızlık” değil sorun. “Irza tecavüz” olayları olmadık biçimde artmış. Ve son olarak, “cinayet” de artmış.

Bunları dinlemek bana zaten sık sık düşündüğüm şeyleri bir daha hatırlattı: bu ülkede insanı ne kadar kötü yetiştirdiğimizi. Eğitebildiğimiz bir türlü, eğitemediğimiz bir başka türlü. Belki bütün dünyada var böyle bir gidiş. En genel nitelemeyle “vicdansızlık” diyeceğim bir sevgisizlik, vahşet. Ama, korkarım, bizde bunun örneği çok daha fazla çıkıyor. Çünkü bizim insanlara “eğitim” diye verdiğimiz şeyin içinde de şiddet var... Tıka basa şiddet. Bunu eğitim sistemimize koymuşuz, çünkü insanlara “Düşmana böyle yap” diyoruz. Diyoruz da, kimin, ne zaman, niçin “düşman” olacağına o karar veriyor.

Neyse, demek ki Türkiye’de suç oranlarını biraz daha düşük tutmak için bu gibi yeteneklere sahip yurttaşlarımızı Kıbrıs’a ihraç etmek yöntemini uyguluyoruz. Ama belli ki Kıbrıslılar bu yöntemin sonuçlarından pek hoşnut değiller. Peki, ne olacak? Bu gidişin bir çaresi yok mu?

Toplantıda söz alanlardan bazıları, nüfus kâğıdıyla gelen (biliyorsunuz, Kıbrıs’a gitmek için pasaport da gerekmiyor) kişilere, bazı Avrupa ülkelerinde bize sorulduğu gibi, “Neden geldin, hangi adreste kalacaksın, kaç paran var” türünden sorular sorulması gereğini söyledi. Bazıları, bu tip bir sorgulamanın Türkiye’den başlayabileceğini, böylesinin daha etkili olacağını ekledi.

Bu da basit, kolay bir çözüm. Ama konuştukça, sorunların bunlardan ibaret olmadığı görüldü. Sonrasına yarın devam edeyim.
 

  • Abone ol