Konuyu “program” kavramı üstünden tartışıyor olmamızda bile anakronik bir taraf var. Çünkü yaşadığımız dünyanın hızı ile “program” kavramının ister istemez içerdiği süreklilik birbiriyle çelişiyor. Bugünün siyasetinde (her türlü “parti” için) programdan çok “proje” geçerli. Bir sosyalist parti de, “bagajında projeler bulunan” demeyeyim, ama sorunlarla karşılaştıkça hızla proje üretme yeteneğine sahip bir yapı olmalı.

Bunu derken, biraz farklılaşmış biçimde yeniden “program” kavramına dönüyorum. Program, bence, işte bu “proje”lerin yönünü, işleyiş biçimini belirleyecek genel hedefleri içermeli, onların bütünlüğünü oluşturmalı. Şöyle bir benzetme yapıyorum: parti ve programı, diyelim ki “tahlisiye” işlevini yüklenmiş bir gemi; ama bu geminin eylem yerine gelindiğinde hızlı hareket edecek “tahlisiye botları” var –bunlar da benim “proje” dediğim şeyler. Gerekli donanım, çeşitli araç-gereç, ana gemide. Botlar, o an yaptıkları işe göre bunların hangisi gerekiyorsa onları alıp yola çıkıyor. Bu araç-gereç de, kullananların davranışları da, temel hedefle uyumlu.

Şimdi somut bir konuya geleyim: işsizlik. Bu, uluslararası bir sorun. Günün teknolojik imkânlarının yarattığı bir sorun. Sanayi Devrimi’nde de makineler insan emeğinin yerini almıştı; onun için de Luddite hareketi gibi “tepkisel” direnişler oluşmuştu. Ancak Sanayi Devrimi bir yerde bunu yaparken bir başka yerde o zamana kadar varolmamış iş alanları açıyordu. Onun için bütün o uzun dönemde, bugünkü gibi bir işsizlik olmamıştı.

Peki, madem böyle ciddi ve yapısal, dünya çapında bir sorunumuz var, ne yapacağız? Kapitalist düzen, görüyoruz, tek bir çare biliyor: “fazlalık” haline gelenleri kapının önüne koyuyor. Bu zihniyette, kapitalizmin çarklarını “rasyonel” biçimde döndürmek dışında bir “fikir” yok. O “rasyonalite”nin nasıl bir şey olduğunu da biliyoruz. İnsana yer bırakmayan, somut insanı sorunun bir ögesi olarak görmeye yanaşmayan bir zihniyet. Sosyalizm ise, sosyalizm olacaksa, bunun karşıtı olmalı (şimdiye kadar bunu olamamasında, “kapitalist rasyonalite” zihniyetinden kendini kurtaramamasının rolü büyüktür zaten: “sosyalist taylorizm” vb.).

Şimdi, benim aklıma, radikal çözüm olarak, iş saatlerini kısaltmak geliyor. Şu anda, soyut bir çerçevede bakıyorum konuya. Diyelim sekiz saatten dörde indirdik, iki “vardiya” yöntemiyle bir o kadar insana daha iş açtık. Bu aslında, Marx’ın ünlü, ama bugünün mantığında biraz çocukça görünen “sabah balık tutup öğleden sonra resim yapan” adamına biraz daha yaklaşmak değil mi?

Ama şimdi somuta gelelim. Böyle bir şeyi uygulamaya koymaya kalkıştığımız anda kıyamet gibi sorun karşımıza çıkacaktır: en başta, bunu yapmayan ve eski usul devam edenlerle “rekabet” imkânınız fena halde azalacak.

Tabii bunları konuşurken “tek ülke” değil, “dünyada sosyalizm” çerçevesinde düşünüyorum. Şu anda bir “fantezi” olduğunu bilerek ortaya attığım bu fikir, diyelim ki, “feasible” olabilir; o zaman bütün dünyada bunun mücadelesi verilir.

Ayrıca, insanlık, önüne bir “dezavantaj” olarak gelen durumlarla, olgularla mücadele ederek büyük ilerleme hamlelerini gerçekleştirir. Osmanlı İmparatorluğu baharat ve ipekli yollarının üstünde yayılınca, Batı dünyası bunu aşmak amacıyla denizlere açıldı: keşifler, ilk büyük globalizasyon vb. Bundan en büyük zarara uğrayan da, o yolu kapatan (ve bunun keyfini süren) Osmanlı oldu.

Sabah balık tutup sonra resim yapabilen insanların nasıl bir toplum oluşturacağını ve nasıl bir entelektüel üretimde bulunacağını bilmiyoruz henüz, çünkü görmedik.

Ama işte, ilkesi her durumda “çözümü insandan yana aramak” olan sosyalizm, “program”ında, bu gibi hedeflere yer vermeli; “proje”lerinde bu gibi hedeflerin “saha”da gerçekleşmesini sağlayacak ortamları yaratmalı.

Alamet-i farika, “insandan yana”.

  • Abone ol