Geçen akşam eski bir sosyalist arkadaşımla konuşuyorduk. “Geçen akşam” dedimse, 24 Nisan’ın akşamıydı. Yani bir grup insan Taksim’de Ermeni Kıyımı’nı saygıyla anmıştı; bir grup insan da onları lânetlemek üzere Taksim’e gelmişti. Kıyım’ı ananlar genellikle sosyalistti; onları lânetleyenler de sosyalist oldukları iddiasındaydı.

Bunları konuşuyorduk. Benim aklım 2015’te, malûm nedenlerle. O zaman çok daha ciddi faşist saldırılar olmasını bekliyorum. Hükümetin de öldürülenlere saygı gösterenlerin değil, saygı gösterenleri tepelemek üzere harekete geçenlerin yanında olacağını tahmin ediyorum.

Arkadaşım, “Biz, ’68 kuşağı,” dedi. “Bizim bu anmalarda söyleyeceğimiz bir şey yok ve olmamalı. Böyle bir anmaya katılacaksak, oraya gidip başımızı öne eğip durmalıyız ve hiçbir şey söylememeliyiz.”

“Neden” diye sorduk, birkaçımız. Tam ne demek istediğini anlamamıştık. “Bizim bundan ve benzeri olaylardan haberimiz mi olmuştu?” diye açıkladı o. “Bu toplumda gayrımüslimlere ne yapıldığını merak edip öğrendik mi? Bunların yapılmaması gerektiğini, bir kere ağzımızı açıp söyledik mi? Bu saatten sonra ne hakla gidip de ahkâm keseriz?”

“Benim haberim vardı, merak da etmiştim,” demek geldi içimden. Belki dedim de. Ama düşününce, sesimi kestim. Evet, “haberim vardı”, ama haberim olduğu için ne yapmıştım? Bu konular ortalığa saçılana kadar, açığa çıkması için yazı mı yazmıştım? Üzerine yazmadığım konu kalmamışken, bu konuyu açtığım olmuş muydu.

“Ben” ne yapmıştım, bunu düşünmek de çok anlamlı değil. Arkadaşımın dediği gibi, “biz” ne yapmıştık? “Kırlardan kentlere” diyenler, “kırlara açılmadan önce kentlerden başlayalım” diyenler ya da başka terminolojilerle dünya sosyalist hareketini Sovyet önderliği ya da Çin önderliği altında götürmeyi tartışanlar ya da Türkiye’de “burjuva demokratik devrimi” olup olmadığını tartışanlar ya da İttihat ve Terakki’nin “Türk Devrimi” içinde oynadığı rolün mahiyetini tartışanlar... Bütün bu tartışmalarında, “Bir de 1915 vardı...” diye başlayan bir cümle kurmadılar.

Burjuvazimiz “komprador” mu, değil mi, “dışa bağımlı” mı, değil mi, “büyük burjuvazi” kim, “orta burjuvazi” kim, öyle biri var mı, bunları birbirimizin gırtlağını sıkarak tartışırken, “burjuva” dediğimiz bu adamların “burjuva” olmalarında 1915’te üstüne oturdukları mülklerin rolü nedir, bunu gündeme getirdik mi? Bazı (“sosyalist”) romancılarımız, örneğin “Üç Kemal’ler” buna dikkat çekti, ama o “dikkat” oralarda hiç oyalandı mı?

“Emperyalizm” dedik, hep bir ağızdan. “Sosyalist” olmayı, “Anti-emperyalist” olmaya indirgedik, ikisini eşitledik. Bu arada, çoğu zaman açıkça değil, örtük biçimde, bu ülkede yaşayan gayrımüslim azınlıkları emperyalizmin içimizdeki ajanı, işbirlikçisi, falan filan gibi gördük. Ben 6 Eylül’ü yaşadım, biliyorum; çoğu ’68’li için bu bile “eski” hikâyedir. Ama altmışlarda Kıbrıs, “Johnson mektubu” falan derken, kapı dışarı edilen Rumlar’ı, mülkiyete ilişkin çıkarılan yasaları hiç ciddiye almadık. Oysa bunlar burnumuzun dibinde oluyordu.

Bizler, olaylara “sınıf” açısından bakmaya adamıştık kendimizi. Bu da “etnik” bir konu, “sınıfsal” değil... Kıyım’la Varlık Vergisi’yle, daha bilmem nelerle bir etnisiteden öbürüne servet aktarımı “sınıfsal” bir konu değil mi peki?

Oysa aslında o aktarımdan yararlanmış ailelerin çocuklarından da vardı, aramızda, hâlen de varlar, bu “dünyaya sınıfsal açıdan bakanlar” arasında. Onun için, burada, birdenbire, herkes “ulusal” bakmaya başlıyor.

  • Abone ol