Bizim gazete sosyal-demokrasi ve CHP üzerine “anket” gibi bir şey yapıyor. Madem böyle bir şey yapılıyor, ben de iki çift laf edeyim, dedim.

Daha önce söylediğim bir şeyi tekrar ederek gireyim söze: asıl soru, CHP’nin sosyal-demokrat olma umudu var mı, yok mu? Bana göre, cevap yalın ve kesin: yok!

Ama bunu bir de gerisi var: aynı zamanda, sosyal-demokrasi olmamasının teminatıdır, CHP.

Tarihî açıdan bakıldığında böyledir. Niçin ta 1920’den başlayan bir Türkiye Komünist Partisi oldu da, Türkiye Sosyalist Partisi olmadı? İkisini de yasaklayan CHP idi; Komünistler “biz yeraltında da olsa çalışırız” dedikleri için partilerini kurdular; sosyalistler için böyle bir şey sözkonusu değildi, dolayısıyla bir sosyalist parti kurulmadı.

Sonra bir gün geldi, İnönü, “Ortanın solundayız” dedi. Ne zaman ve niçin? Yıllardır yasaklanan sosyalizm altmışlarda nihayet örgütlenebilmişti ve ülkede gündem belirleyebiliyordu. Entelektüel düzeyde, fiziksel varlığının ve gücünün çok ötesinde etkiliydi. İnönü, bunu önünü kesmek için “sol” kelimesini kullanmıştı. Yani, gene, “solun tıkacı” olma işlevini sürdürüyordu.

Ama onun bu beyanatı ortalığı birbirine kattı. Bir yandan, kendi partisi içinde, bu “düzmece” solluğa bile tahammülü olmayan kadroları çileden çıkardı (bu sözün arkası gelecek olursa parti yönetiminin başka kadroların eline geçeceğini haklı olarak düşünenler, Feyzioğlu vb.) CHP’den ayrılan bu kişilerin kurduğu partinin adı, bir süre, Millî Güven Partisi olmuştu yani, “Millî Emniyet Partisi”, yerinde bir buluş! Bir yandan da, Avcıoğlu gibi “solcuların TİP’i bırakıp CHP’ye sarılmasına yol açtı.

Aslında, bütün bunları tartışacak yerde, “CHP bünyesinin ürettiği ‘en’ sosyal-demokrat kişi Bülent Ecevit’tir” demek, bence yeterli ve gerekli cevabı vermektir.

Olay şu: CHP pek çok bakımdan İttihat ve Terakki’nin devamıdır. Kurucu kadroları fiilen o kökenden gelir; “fikriyatı” o fırkanın fikriyatıdır; ülkede oynadığı rol, gördüğü işlev aynıdır.

İttihat ve Terakki de Cumhuriyet Halk Partisi de, “tek parti” olmak üzere kurulmuşlardır. Ortalıkta kendilerinden başka bir veya birkaç partinin daha bulunmasından nasıl tedirgin oldukları, tarihimizde yazılıdır. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda, dünya konjonktürünün yeniden biçimlenmesinin koşullarında, bir zorunluk olarak görüldüğü için, partiden gelen ciddi muhalefete rağmen, çok-partili rejime geçilmiştir.

O muhalefetin akılcı bir dayanağı olduğu da anlaşılmıştır, çünkü Ecevit’in bir “sosyal-demokrasi” umudu verebildiği kısa bir dönem dışında, CHP’nin seçim kazandığı görülmemiştir.

“Vatan kurtaran tek-partiler”in belli başlı özelliğidir: içlerinde çeşitli kanatlar barındırırlar. Çünkü ülkedeki entelektüel hayat üzerinde de tekel kurma ihtiyacını duyarlar. “Liberal”i de, “solcu”su da, toplumun babası olan partinin çatısı altında bulunmalıdır. O çatı altında durdukları sürece, ideolojilerine izin verilir. Dışarı çıktıklarında, aynı ideoloji “illegal” olur, öyle muamele görür.

Tek-partiler son kertede “sağ”, “sol” değil, pragmatist olurlar. Çevre koşullarına göre, “sağ” veya “sol” diye tanınan politikalara meyledebilirler. Çatılarının altındaki “sağcı” veya “solcular” da bu gibi dönemlerde, duruma göre, daha etkin ya da daha edilgin olurlar.

Tabii böyle bir çatı altında sağcı ne kadar sağcı, solcu ne kadar solcu olabilir, o da ayrı konu. Ama CHP bir gün Refik Saydam’ı, bir gün Saracoğlu’nu, ardından Şemsettin Günaltay’ı, derken Bülent Ecevit’i başbakan yapabilmiştir.

Böyle tanımlanabilir “kanat”ların bulunması, CHP’nin ezelî ve arkaik yapısının sonucudur. Bugün oraya bakıp, “Aa, bakın bakın! CHP’de solcular var!” diye sevinmenin bir âlemi olduğunu düşünmüyorum.

Bunun yararı, tembel sosyalistlerimizin memlekette sosyalizmi var etmek için çalışacak yerde, CHP’nin sosyalist olacağı günü bekleyerek zahmetten kurtulmaları olabilir ancak.

Üstelik, “yenilik” adına aranmış, bulunmuş ve ortalığa salınmış bir Kemal Kılıçdaroğlu varken...

  • Abone ol