En son Madeleine Albright da sıraya girdi. “En son” dedimse, “bundan sonra olmayacak” anlamına gelmiyor; sadece, “şimdilik en son” demek. İzleyemediğim konuşmasında Albright galiba daha çok “basın özgürlüğü” üstünde durmuş.

Bir iki gün farkla Freedom House raporu da çıkmıştı. Buna itiraz etmekte Davutoğlu Başbakan’dan erken davranıp nesnel bilgiye dayanmadığını söyledi. Normal durumda Başbakan önceliği ona kaptırmazdı, ama o sırada işi vardı: Almanya Cumhurbaşkanı’nın haddini bildiriyordu.

Başbakan, Gauck’a “papaz” olduğunu bildiğini belirtmiş. Bu Türkiye’de çok yaygın bir yanılgı olduğu için onun da böyle konuşması normal. Katolik veya Ortodoks din adamlarına “papaz” denir (zaten Yunanca “baba”dan gelir bu kelime), ama Protestan din adamlarına “papaz” denmez. Dediğim gibi, Başbakan’ı özellikle bilmemekle suçlayacak bir durum değil, çünkü Türkçe’de bir adı bile yok.

Aralarındaki ayrımların ne olduğuna şimdi girmeyelim. Konu o değil.

Ahmet Hakan Gauck’un yetkililerle yapması gereken konuşmaları kamuya açıklamasını yadırgadığını yazdı. Bu doğru. Doğru da, Türkiye’de siyaset adamları öyle davranışlarda bulunuyor ki, Batılı siyaset adamlarını siyasî göreneklerin dışında bazı davranışlarda bulunmaya zorlayabiliyorlar. Gauck söylediklerini Başbakan’la görüşmesinde söylemiş olsa, ne cevap alacaktı? Başbakan’ın sonraki konuşmalarında bunun ne olacağını gördük. Herhalde bunların bir kısmı --Gauck’un “papaz” olması dâhil-- o “iç” konuşmada da geçti. Ama Gauck, sanırım, Türkiye’de demokrasinin ayaklar altında çiğnenmekte olduğunu gözlemleyen ve bundan endişe duyanlara (içeride ve dışarıda) “Ben de bunları görüyorum ve kaygılarınızı paylaşıyorum” demek istiyordu.

Çünkü, gene tahminim o ki, Batılı siyaset adamları Başbakan Tayyip Erdoğan’la yüzyüze konuşup ona tuttuğu yolun yol olmadığını mantıklı konuşmalarla kanıtlayıp ikna etmekten umutlarını kestiler. Batı’dan gelen her eleştiriden sonra Tayyip Erdoğan eleştiriyi kendince cevaplandırmakla yetinmiyor, bir de “Batı düşmanı” bir ağızla genel olarak veriştiriyor. Geçen gün “Batı bizi eleştiriyorsa demek ki doğru yoldayız” demesi bunun zirve yapan örneklerinden biriydi. Bu, temelde Maocu ilke Doğu Perinçek kadar onun da ağzına yakıştı.

Amerika’nın Başbakan karşısında sıkıntılı tavrını uzun uzun yorumlamaya gerek yok. Burada bir elçiyle olanlar oldu, şimdi ikincisine hazırlanıyoruz. Uluslararası topluluktan gelen bütün sesler aynı tınıyı taşıyor. Hepsi kaygılı.

İçerideki sesler de farklı değil. CHP ya da MHP gibi partilerden söz etmiyorum. Onlar, Türk-işi muhalefetlerini her zamanki üsluplarıyla yapıyorlar. Ama örneğin Haşim Kılıç için ne diyeceğiz? “Kemalist” mi, Haşim Kılıç? “Laikçi” mi?

İçeriden, dışarıdan, bütün bu eleştiriler, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “iman dolu göğsü gibi serhaddine” çarpıp kırılıyor, dağılıyor.

Başbakan Erdoğan, medeni dünyadan kendisini ayıran, bizi de tezelden toplum olarak ayırmasına gayret ettiği “değerler”e her gün bir yenisini eklemekten geri durmuyor, fırsat da kaçırmıyor. Örneğin sapığın teki iğrenç bir cinayet işleyince bunu hemen “idam cezasının kalkması kötü oldu” noktasına getirebiliyor.

Bütün bu eleştirenler yanlış, kötü, Türkiye karşıtı bir komplo içinde yer alıyorlar. Amerika’nın Cumhurbaşkanı ya da Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı farketmiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın her birine yetiştireceği bir cevabı --ve “karşı saldırısı”-- var, hazır.

Böylece, oldukça hızlı adımlarla, ürkütücü bir yalnızlığa doğru ilerliyoruz.

Çünkü, kendinden başka herkesle kavgalı bir Başbakan’ımız var.

  • Abone ol