Siyaset bilimi konusu olarak siyasetin farklı farklı tanımını yapmak mümkündür. Bu farklı farklı siyaset tanımlarını mümkün kılan ise, bu tanımların yapıldığı zihniyettir. Farklı farklı zihniyetler içinde farklı siyaset tanımı yapmak mümkündür. Dahası bunu sadece siyaset için değil, sosyal bilimin her “kavramı” için de yapmak mümkündür.

Demokrat zihniyetten siyaseti, farklı toplumsal kesimlerin taleplerinin, siyasi kamusal alanda karar süreçleriyle kesişmesi, bu taleplerin karşılanması olarak tanımlayabiliriz.

Farklı toplumsal taleplerin, siyasi karar süreçleri ile kesişip hayata geçmesini sağlayan araç ise, bizatihi demokrasinin kendisidir. Bu açıdan siyaset de, demokrasi de, bir “durum” değil, bir “süreçtir”.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye siyaset tarihinde büyük harflerle “Siyaset”in ne yazık ki, kurumsallaştığını söylemek güçtür.

Elbette, siyaset var olmuş ama bu toplumsal taleplerin şekillendirdiği değil devletin sınırını çizdiği bir alan olmuştur. Toplum bu alanda “özne” değil, “nesne”, devlet ise daima “özne” olmuştur.

                                                                                             ***

Türkiye’nin 1946’da çok partili hayata geçmesiyle kuşkusuz yeni bir dönem başlamıştır. Siyasetin kurumsallaşması, demokrasinin derinleşmesi aracıyla atılan bu büyük ilk adımı ne yazık ki, sonra atılması gereken küçük adımlar takip etmemiştir. Siyasi iktidarın zaman içinde savrulduğu devletçi siyasallaşma, otoriterleşme eğilimleri, popülist uygulamalar ve nihayet 1960 Askeri Darbesi.

1960’ı takip eden her on yılda bir yaşanan örtülü ve açık askeri müdahaleleri, ne yazık ki, Siyasetin kurumsallaşmasına imkân tanımamıştır.

Bütün bu süreçte siyaset, esas olarak “devlet” merkezli olmuş, toplum ve toplumsal talepler daima ikincil olmuştur. Devlet, siyasetin de siyasi partilerin de meşruiyet kaynağı olduğu için, toplumsal talepler siyaset tarafından karşılık bulmamıştır. Siyasi iktidarların ve siyasi partilerin esas işlevi, devletin izin verdiği ölçüde yerel siyasal talepleri yerine getirmek olmuştur.

Devletin öteki/zararlı tanımladığı toplumsal kesimlerin talepleri görmezden gelindiği gibi, bu talepleri kamusallaştıran siyasi partiler kapatılmış, sivil toplum kuruluşları da etkisileştirilmiştir. Bu açıdan, devlet, siyaseti daima “steril” halde tutmuştur.

Özetle devlet, istisnai dönemler dışında siyasetin varlığına kendi çizdiği alanda izin vermiş, bu alanın dışına çıkıldığında ise örtülü ya da açık müdahaleyle bu alanı yeniden tahkim etmiştir.

                                                                                           ***

Bu tablonun en doğal sonucu siyasi partilerin varlıklarını ancak, topluma değil devlete dayandırmak zorunda kalmalarıdır. Adları siyasi parti olan bu kurumlar, tüzel kişilik olarak varlıkları ise; devletin kendilerine sunduğu ekonomik ve siyasi imtiyazların, yukarıdan aşağıya dağıtan şirketlere dönüşerek sürdürmüştür.

Küçük harflerle siyaset, toplumsal taleplerin, toplumsal sorunların kamusallaştığı, karar süreçleri ile kesişip çözüldüğü bir uğraş, bir alan değil, devletin bekasının öncelikli ve değişmez gündem olduğu bir uğraş, alan olmuştur.

1946’da Demokrat Parti’nin (DP), 1983’de Anavatan Partisi’nin (ANAP) seçimlerde elde ettikleri başarılar, devlete mesafe alarak toplumsal talepleri temsile soyunmuş olmalarında yani siyasi meşruiyetlerini devlette değil toplumda aramalarındandır.

Ancak her iki parti de, zaman içinde toplumsal meşruiyet ve temsil yerine devlete eklemlenerek varlıklarını sürdürmeye çalışmış ve zayıflamıştır. Ara dönemlerdeki tüm kitlesel siyasi parti ve iktidarları devlet kendine benzetmiş ve onları siyasetin nesnesine dönüştürmeyi başarmıştır.

2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi başarısı da devleti değil toplumu referans almasına dayanmaktadır. Ancak, zaman içinde kendi kurumsal varlığını sürdürmek uğruna devlete eklemlenen bir siyasallaşma ile karşı karşıyayız.

                                                                                            ***

Bu tablonun bize gösterdiği gerçek şudur; ülkeyi yönetenlerin kültürel ve siyasal kimlikleri değişse de yönetim zihniyetinin, topluma, siyasete bakışının çok fazla değişmediğini görüyoruz.

Bu zihniyet, sadece siyasalı dışlayan değil, onu bizatihi yok eden bir otoriterliktir.

Bu zihniyetin önceliği; siyasi iktidarlar aracılığıyla kendi kurumsal varlığını, ilan ettiği “tehlikeler”, “korkular” üzerinden sürdürmesi ve bu bahaneyle toplumsal talepleri sınırlaması ve yok saymadır.

Bugün ne yazık ki, siyasetin alanı bizatihi siyasiler tarafından daraltılmakta ve devlet her şeyi kontrole ve yönetmeye soyunmaktadır. Siyasetin, siyaseti minimize ettiği noktada, topluma düşen siyasete ve siyasal olana sahip çıkmaktır.

Bu açıdan, Türkiye’de siyaseten öncelik, devleti dışlayan değil toplumsal talepleri öne çıkarak siyaseti savunan ve devleti sınırlayan bir siyasallaşmanın kendini kamusallaştırmasıdır.

Devlete kaşı toplumu savunacak bir siyasallaşmadır. Bu ise Türkiye’de olmayan “Siyasetin” kendisidir.

Unutmayalım, siyaset birbirine benzeyenlerin birbiriyle konuşması değil, farklı olanların demokrasi, özgürlük, adalet ekseninde bir araya gelebilmesidir. Türkiye’nin temel ihtiyacı budur. 

Şimdi toplumun nesne değil, özne olma zamanıdır. Her gün biraz daha kutuplaşan ülkede, siyaset bu kutuplaşmanın ortadan kaldırılmasının da kendisidir. 

                                                                                    ***

İlk yazıya gösterdiğiniz ilgiye, yolladığınız dayanışma mesajlarınıza çok teşekkür ediyorum. İyi ki, varsınız.

  • Abone ol