Şimdi içimizde ve etrafımızda savaş naraları atılıyor. Çeşitli gerekçeler devşirilerek Ortadoğu'da Müslüman toplulukların yine mezhep farklılıkları üzerinden birbiriyle çatışması hedefleniyor. Enerji anlaşmaları imzalayan, barış müzakerelerini kararlılıkla sürdüren bir Türkiye'nin bölgedeki aktörleşme çabası, ister İran ile ister kendi içimizdeki ve çevre ülkelerdeki Kürtlerle olan ilişkilerimizi yönlendirsin... Birilerinin de canını sıkıyor.

Toplumsal barışımızı veya çoğulcu bir medeniyet olma arzumuzu adalet duygusuyla değil birtakım jeostratejik çıkarlar doğrultusunda kurmak dışında bir insani yol kalmıyor bu durumda çoğu zaman. Önümüze içten ve dıştan müdahale planları, isyanlar, çatışma ve savaş senaryoları konuyor her seferinde.

Adalet ve hakkaniyet temelinde ilerlemek istiyorsak küresel vicdanın ve uluslararası diplomasinin klişelerden ibaret diline katacak bir değer ortaya koymamız her zamankinden daha elzem. Bunun yollarını açmak için böyle bir dönemde siyasetin sıcak gündemine mesafeli kalarak, toplumsal dinamiklerimizi canlı tutan 'biz' mayasına biraz daha yakınlaşmakta yarar var.

Bu yolda, hepimizin içindeki 'ben' duygusuna kendinden müstakil apayrı bir varlık vehmetmenin yanıltıcılığına varmıştım önceki yazımda. Yunus'un 'bir ben vardır bende benden içeri'; 'sen seni ne sanırsın ayruğu da onu san'; 'benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu' gibi tanımlamalarından yola çıkarak insanın özü olan ben'in bir cevher olarak Hakk'ın varlığına ait olduğuna varıyoruz. Ben duygusu kendi içindeki cevhere yani aslına yöneldikçe önce O'na ve sonra 'biz'e dönüşebilir. Nefse yönelirse 'benlik'in (ego) esiri olup madde aleminde yitip gider.

O halde kaybolup gitmeyen niteliklerimiz üzerinden içimizdeki ve etrafımızdaki çatışmaların iç yüzüne daha kuşatıcı bir bakışla bakabilmeliyiz. Sekiz yazıdır farklı yönlerinden ele almaya çalıştığım 'ben', 'sen', 'o' ve hepsinin toplamı olan biz'e yeniden yaklaşabilmek için tenzih ve teşbih kavramları üzerinden devam edelim. Lütfi Filiz'in Noktanın Sonsuzluğu'ndan alıntılarsak:

'Cenab-ı Hak her şeyde ve her yerde hazır ve nazırdır. Her şeyde olduğu halde hiçbir şeye benzemez. Onun bu özelliği tenzih ve teşbihle anlatılır. Tenzih varlığın iç yüzü, görünmeyen kısmıdır. Teşbih ise görünen alemdir. Allah her iki alemin de Allah'ıdır. Tenzihte olan yönüyle gizli hazinedir, teşbihte olan yönüyle ise bütün varlık O'nundur. Bu ikisinin arasını bulmaya tevhide ulaşmak diyoruz.'

Yunus yorumlarını önceki yazılarımda alıntıladığım Mustafa Tatcı'nın 'İşitin Ey Yarenler' eserindeki ifadeyle söylersek: 'Muhammedîler ben ve sen'den yani teşbihten O'na yani tenzihe geçerek hepsini cem eder; tenzih ve teşbih arasından hakikate ulaşarak içinde kendilerinin de bulunduğu 'biz' kavramına ulaşırlar. Biz makamına ulaşan kişinin benliği 'bensiz' olduğu için artık ben de dese, sen de dese Hakk'ı kast edecektir.

Bu şekilde cem makamına ulaşan kişi için önceki algılanan benlikten (ego) eser kalmayacağı için 'ben' artık 'sen' olur. 'Biz'de ise her şeyin ötesinde 'mutlak ben'i mevcudatla birlikte algılamaya ve belki her şeyde O'nu yaşamaya başlar. Fark'tan böylece cem'e ve cem'ül cem makamına ulaşan kişinin bundan sonra söyleyeceği 'ben'i artık sen (gerçek varlık) için söylenecektir.'

Tatcı'ya göre bu iki farklı durumun en iyi örneği Hallac ile Firavun'un 'ene'l-Hakk' ifadeleridir. Her ikisi de aynı sözü söyledikleri halde meramları farklıydı. Hallac bunu söylediğinde cem'deydi. Sekr halinde ağzından çıkan bu söz 'bensiz bir ben'di ve Hakka aitti. Firavun ise bu söze nefsinden söylemişti.

Bugün kendine 'benlik' izafe ederek halkları sömüren, tahakküm ve işgal edenlerin ve bunu meşru sınırlar içinde göstermek için dini mezhepsel veya etnik çatışmaları gerekçe olarak kullananların 'ben' söylemi ilahi niteliğine kavuşmadığı ölçüde evrensel de değil kuşkusuz. Bu yüzden hakkaniyet temelinde bir kalpler / niyetler ittifakı değil çıkarlar ve 'ulu benlik'ler temelinde bir stratejik ittifaklar veya siyasi ekonomik birlikler kurulabiliyor ancak. Varlıklarını devam ettirebilmenin tek yolu da çatıştırmak, işgal, tahakküm, suiistimal oluyor.

Toparlayayım: Küresel baskın söylemlerin yanı sıra dünyanın daima başka devinimleri, henüz tanımlanmamış eğilimleri, sabitlenemez terkipleri olduğu gibi, merkez sosyolojinin terminolojisine girmeyen dinamikleri de var. Hep olacak. Aynı söylemleri paylaşırken dahi bambaşka anlamları kast edebileceğimizi hatırlayan bir dil üretebilmeli sosyoloji.

Dilde kavramlaştırmak için 'fark' makamı kaçınılmazdır. Ama tanımlarken mecburi olarak her şeyi ayrıştırsa bile bütün dillerde 'biz'i kaybetmeyen, aksine kast eden kuşatıcı bir dille baktığı olguları anlamlandırması gerek. İnşallah tevhid'in farklı yansımalarıyla bu sosyolojik dili çoğaltmanın imkanları üzerine düşünmeye devam edeceğim.

  • Abone ol