Dindar bir Hıristiyan olan Floransalı Dante’nin İlâhi Komedya’yı yazması, Domaniç Yaylası’ndaki Osmanoğulları’nın, yoğurttu çökelekti pekmezdi derken, şunu-bunu alıp sattıkları İznik pazarının, henüz inip çıktıkları o yıllarına rastlar.

Daha o vakitlerden beridir ötekileştirilmiş bu dağ insanlarının peygamberi olan Hz. Muhammed ile, onun damadı olan Hz. Ali’ye o kitapta müstahak görülen yer, Cehennemin “hileciler”e ayrılmış bulunan sekizinci dairesindeki, “bozguncuları ve bölücüleri” cezalandırmaya yarayan dokuzuncu çukurudur.

Amerika’ya başkan olabileceği bundan on yıl önce bir delinin dahi aklına gelmeyecek iken, kara derili bir adamın nihayet şimdi oturmuş olduğu o koltuk, gelgelelim Müslüman olunması halinde, köprülerin altından nice suların aktığı Dante’den yedi yüz sene sonra bile, hiç eksilmeden sürüp gelen o tarihsel fay hattı yüzünden, devrilmesi mubah sayılabilecek kertede, kabul edilemez görünmektedir.

Nitekim, başta silahçılar ve İsrail lobisi olmak üzere, tadı damaklarında kalmış olan Bush çizgisinin neo-con’ları, başkanlık seçimlerine daha bir yıldan fazla zaman olmasına karşın, şimdiden alıştırmalara başlamışlar; ve galiba, Obama’yı yıpratmadaki en etkin ve kolay yolun, “Müslüman olabileceği ihtimalini işlemek” olarak seçmişe benzemektedirler.

Zaten bir süre önce Obama’nın kendisi de, üstelik Katolik rahipler tarafından kurulmuş olan Georgetown Üniversitesi’nde, Hz. İsa’nın adının yazılı olduğu bir panoyu ve haç sembolünü kapattırarak yaptığı konuşma sonrasında, Katolik derneklerinin harekete geçmelerine sebep olmuş ve Hıristiyan mirasına saygısızlık etmekle suçlanmıştı.

Geçenlerde de Los Angeles’ta, 2012 seçim kampanyası için seçmen karşısına çıkınca, “sen bir Hıristiyan karşıtısın” denerek, ayrıca protesto da edilmişti. Her ne kadar, “Ben İsa’ya inanıyorum” falan demeye çalışsa da, şaşkınlıkla düştüğü kekelemeler yüzünden, âdetâ mütereddit görünmekten de kurtulamamıştı.

Cumhuriyetçi Parti adayları ise, İslâm karşıtı söylemlerle şimdiden popülarite kazanmaya çalışıyorlar.

Örneğin, Başkan adayı olabilme ihtimali bir hayli zayıf görünse de, Herman Cain “başkan olduğu takdirde bir Müslüman’ı yanında çalıştırmak istemediğini, buna rağmen başvuran çıkarsa da, farklı bir soruşturmadan geçireceğini” çıkıp CNN’de, kolayca söyleyebilmiştir.

Bir başka Cumhuriyetçi politikacı, eski Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich de,”Müslümanların sadakat testinden geçirilmelerinin, ulusal güvenlik açısından gerekli olduğunu” kaydetmekte bir beis görmemişti.

Bu konulardaki kaygıların, aslında yersiz olmadıklarını gösteren başka işaretler de var. Örneğin, Amerikan İslâm İlişkileri Konseyi’nin 2010’daki bir kamuoyu araştırmasına göre, Amerikan halkının üçte biri, Müslümanların Başkan adayı gösterilmelerinin engellenmesinden yanaydılar.

Dünyadaki farklılıkların biraraya gelmeleriyle oluşmuş bulunan, övünülesi Amerikan demokrasisinin ve tutumu öteden beri bilinen sağ kanat Avrupa’nın, Müslüman olanlara karşı takındıkları bu müteyakkız tavırlar, üzerlerinde bir kere daha kafa yormayı gerektiren bir hâli resmetmiyorlar mı sizce, ne dersiniz?

Duyar duymaz herkes kızdı ve elinin tersiyle def’i kabilinden bir kenara itiverdi ama, tutucu Huntington’ın getirip önümüze koyduğu “Medeniyetler Çatışması” tezinin, şayanı arzusu başka, bir olgu olarak gerçekliği başka, değil midir ki?

Özellikle Müslümanların ve Hıristiyanların, ak ile kara gibi ayrıştırıldıkları yaşama biçimleri ve medeniyetleri arasındaki esas tarihsel çelişkiler, yüzyıllık komünizm belâsı(!) karşısında, işbirliklerini dahi içererek, adeta askıya alınmış gibiydiler. Ta ki, bu soğuk savaş süreci bitip de, eski defterler iz yapmış oldukları asıl ayrım yerlerinden yeniden açıldıklarında, “nerede kalmıştık?” deninceye kadar.

Lâfı uzatmadan denebilir ki, Batı’nın, kendi dünya hâkimiyetini ve değerlerini tehdit ettiğine inandığı İslâm medeniyetine karşı oluşturduğu bu tarz stratejilerin yanlış yerlerini eleştirmekle beraber, gene de onların arasında yer almayı daha düne kadar hırsla sürdürür iken, şimdilerde karşıki medeniyetin en parlayan yıldızı olmaya soyunan gene o Türkiye ve Erdoğan’dır.

O Erdoğan ki, iki bayrağı birden elinde tutarak sallayabilecek midir? İsa’ya da Musa’ya da yaranarak, iki yerde birden durabilecek midir?

Ben şimdi burada, doğruların ve yanlışların neler olduklarını dile getirmiyorum. İlkin arayıp anlamaya da anlatmaya da çalıştığım şey, en sonunda bu yolla, kaçınılmaz olarak sadece İslâmi değer ve çıkarlara doğru bir eğilim içinde olunup olunmayacağıdır.

Fakat bütün bunların aslında hiç birine, sadece bir şekilde gerek yok, biliyor musunuz? Çünkü gerçekten de, yüzlerce yıl deneyimleyerek evrensel sükûtun ip uçlarını bulabilmiş, dinleri mezhepleri ırkları değil de, nihayet yalnızca insan olmayı baz almış, “AB Kriterleri” adı altında, bir başka medeniyet projesi daha vardır Batı’da.

İşte o AB kriterleri, kapı aralığından bakarak tetikte bekleyen “medeniyetler çatışması”çerçevesindeki savruluşlar için değil sadece, evrensel değerlerin dışına sürüklenmek üzere, iç dinamikleri boşa tüketip, neye ve kime hizmet edecekleri hesap dahi edilmemiş, Türk-Kürt bölünmelerine de merhem olabilecek kıymettedir.

  • Abone ol