Toplumda yapılan bu vakte kadarki “Başkanlık Modeli” tartışmalarında görünen o ki, sistem analizi yerine daha ziyade Başbakan Erdoğan üzerinden yürütülen değerlendirmeler öne çıkarılmaktadır. Bu ise, hiç de sağlıklı bir durum olmasa gerektir. İlk doksan yılını demokrasi ile taçlandıramadan geçirmiş olan bir Cumhuriyetin, eksikliğini nihayet kavrayarak dönüşüm yapma niyetine girmiş olduğu şimdiki süreçlerde, tüm siyasal tartışmaların odağına koyacağı kriterin daima “daha çok demokrasi” olması ve doğru olanın da, ne pahasına olursa olsun bundan hiçbir surette sapmamasının lâzım geldiği değil midir?

Bu ülkenin daha özgür, daha zengin ve daha mutlu olabilmesi, anayasa yazımının arifesinde olduğumuz şu günlerde “devletin esas teşkilat yapısı”nın nasıl biçim alacağına sıkı sıkıya bağlıdır. O nedenle, Erdoğan’ın siyasal hesaplarına olduğu kadar, ona muhalefet edenlerin yürüttükleri politikalara göre de pozisyonlar almak sakıncalı sayılmalıdır.

Gözlerden asla kaçırmayacağımız en önemli husus, idari şekil olarak cumhuriyet tercih edilmiş olmasına rağmen, lâğvedilen sultanın elinden alınan bu devlet, 1920’lerde jakoben bir zihniyetle yeniden kurulurken, halkın seçeceği yöneticilere doğrudan doğruya hiçbir zaman teslim edilmeyecek olmasıdır.

İlk Meclis’teki birinci ve ikinci grup diye ayrışmaların ruhunda yatan sebep de, esasen budur. 1921 Anayasası, Anadolu ve Trakya’nın o sıralarda kendiliğinden yeşeren yerel halk kongrelerinin 23 Nisan’da Ankara’da vücut bulacak olana da bir yansıması iken, üç sene gibi kısa bir sürede ıskartaya çıkarılması ve 1924’te yenisinin yapılması da yine aynı nedenlere dayanmaktadır.

Çünkü galebe çalacak olan Kemalizm, tüm inisiyatifi ele geçirdikten itibaren “halka rağmen” bir politika benimseyecek; Osmanlı’dan teslim alınan devlet organlarını, halkın temsilcilerinin doğrudan doğruya yönetimlerine ve iradelerine bırakmayı uygun görmeyeceği bir resmî ideoloji geliştirecektir. Darbe süreçlerinde daha da tahkim edilerek günümüze kadar sürdürülegelecek olan bu “Askerî Bürokratik Vesayet Rejimi”nin temelleri, işin en başından itibaren atılmış bulunmaktadır. Saltanat kaldırılmış, lâkin yok edilmeyerek, eski işlevleri Cumhurbaşkanlığına yüklenip, onu merkeze alan bir strateji ile aynen yapılandırılmıştır.

O Cumhurbaşkanları ki, resmî ideolojinin elitistlerini bayrağı altında toplayarak, halkın seçtiği hükümete karşı özerk kalmalarını sağlayan aradaki tampon bir kurumun görevlisi olma vasıflarıyla donanmışlardır. Cumhurbaşkanlığı makamının bu güne kadarki seyri, zaten her şeyi açıkça ortaya koymakta değil midir? AtatürkİnönüGürselSunayKorutürk ve Evren kurumun amacına uygun olarak askerdirler. Kendilerinden beklenenleri vermeleri bakımından Demirel ve Sezer’i de o kapsamlara dahil etmek yerinde olacaktır.

Bu güne değin sisteme uymayan ve o nedenle de tasvip görmeyen sadece BayarÖzal ve Gül üçlüsü olmuşlar; ilki darbeyle devrilip idama mahkûm edilmiş, ikincisi beklenmedik ölümüyle şaibe yaratmış ve sonuncusu da bildiğiniz gibi, içinden geçmekte olduğumuz gerginliklerin aktörlerinden biri sayılmıştır.

Ayrıca üçünün de ortak karakteri, aynı zamanda halktaki liberal değerlerin, Cumhuriyet tarihinin resmî ideolojisine ve vesayet rejimine karşı siyasal bir seçenek olarak sadece bu dönemlerde parlayıp öne çıkmalarıdır. Doksan yıllık bu zaman zarfında Türkiye’nin atak yapıp ekonomik anlamda da zenginlik üretebilmiş olması, gene sadece bu dönemlere özgü yazgılardan başkacası değildir.

Bütün bunlar gün gibi ortadayken şimdi kalkıp bu kurumu sorunsuz varsaymak; başka saiklerin etkisiyle hiçbir şey yokmuş gibi sürdürülmesini savunmak, artık mümkün müdür ki?

Eğer bu ülkenin gerçekten demokratik olması isteniyorsa, kaldırılan padişahlığın yerine konulmuş bulunan Cumhurbaşkanlığı lâğvedilmeli; o boşluğu, görevi sadece ve sadece halka hizmet etmekten ibaret olan devlet organlarını avucunun içine sımsıkı alarak doğrudan doğruya yönetecek birBaşkanlık doldurmalıdır.


“Kendi başlarına bırakırsan, sandıktan ya davulcuyu ya zurnacıyı çıkarırlar”
 diyerek, halkın tepesine “vasi” kesilen antidemokratik taassup erbabından yana olunmamalıdır.

Buradaki kritik nokta, vukuatı kendinden menkul “devlet”i kimin, hangi araçlarla kontrol edeceğidir. Bu düzenin kilit taşı, işte o Cumhurbaşkanlığıdır.

Eğer siyasal erki halk ele geçirmiş olsaydı, onu halkın temsilcileri yönetirlerdi. Ne ki, bunun bugüne kadar öyle tecelli etmediği, umarım artık herkesçe biliniyordur. Kendileri de halkın seçtiklerinin emrine girmesi gereken seçkinler, o devleti çoğu zaman hot-zotla ellerinde tutarak, bu günlere kadar ulaşmayı becerebilmişlerdir. Vesayetin temel kaynağı olan Cumhurbaşkanlığı ortadan kaldırılmaz da sürdürülürse, Enayasa değişse dahi, köklü hiçbir değişim olamayacaktır.

Devletin o seçkinleri, halkın temsilcilerinin emrine girmemeyi bir marifet hâline getirmişlerdir. Hiç doksan senedir yetkileri olmadığı halde bu mazlum milletin ensesinde boza pişirenler dururken, halkın yetki verdiği adamdan despotluk yapacak diye korkulduğu görülmüş şey midir?

Parti liderlerinin sultasından santim sapmayan milletvekilleri... başbakanın kontrolünde koskocaman bir parlamento... ve hukukun değil de, devletçi bir zihniyetin üstünlüğünü şiar edinmiş bir yargı... bütün bunlar kanıksanıp, bu pespaye yapı nasıl olur da savunulur, doğrusu hiç anlayamamışımdır.

Bu model, doğru bir model değildir. Değiştirmek göze alınamazsa, korkarım, 21. yüzyıl da yitip gidecektir. Köklü reformlar kararlı adamların işidir; ezberi kuvvetli olanların değil.


[email protected]

  • Abone ol