Reyhanlı’daki patlama olağan gündemi altüst edince, Kılıçdaroğlu’nun basın toplantısı da galiba biraz güme gitti.

Fakat artık şunu hissediyoruz:

CHP eğer bir gün düzelecekse, büyük oranda Erdoğan’ın yanlışları yüzünden düzelecek.

Zira, gerçek bir muhalefet yapılabilse, tek kişinin eline bakar hâle geldiği için geri kalan herkesin seyretmekle yetindiği o koskoca AKP, çarçabuk harlayıp çarçabuk geçen ve nar gibi kızardığı yerlerinden yarılırken gümüşî boyası da patır patır dökülen bir çingene sobasına giderek daha çok benzeyecek.

Ama bu yeter mi?

Ulusalcı kanadın kazanım ezberleri adı altında geniş kitlelere kakalamaya çalıştığı ve çoğu ancak burun tutarak ellenebilen çöp ev malzemesi mahiyetindeki geçmişin çağdışı siyasal anlayışlarını da, artık terk etmesi gerekmiyor mu CHP’nin?

Hâlbuki, Bağdat Caddesi’nin rantiyelerinden alınan oylar yitecek diye korkarken, AKP’ye oy vermenin nedametini biriktirmeye başlayan Ümraniye’yi elden kaçırıyor, farkında değil.

Hem zaten bu iş böyle mi olur?

Kitle partisi olma iddialarını Sünni-İslâm kardeşliği paydasıyla piyasaya sürerek, aslında din üzerinden yeniden yorumlamış olduğu Kemalizm’in “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz”solidarizmine yasladığı gün gibi aşikâr olan AKP’nin, toplumun büyük gövdesini sömürdüğü bu politikaları karşısında; Türkiye’deki toplam on dokuz milyon hane halkından, sadece yüzde altı buçuğununki iki bin beş yüz liranın üstünde seyrediyor ve yüzde yetmiş üçünün aylık geliri bin iki yüz liranın altında kalıyor ise, CHP’ye düşen bu insanları kucaklayacak gürül gürül bir sınıf siyaseti değil midir, allahaşkına?

Erdoğan ne zaman televizyona çıksa, kendi dönemindeyken devletin ne denli zenginleştiğini anlata anlata bitiremiyor.

Ama o zenginleşmenin, halkın cebinden çalınan paralarla olduğunu söylemiyor.

Oysa ki, zenginliği toplumun önünde giden devlet, faşistleşir.

Esasında halk, kaçırıp kurtarabildiği her kara kuruşla daha iyi yaşar ve çocuklarına daha iyi bakar.

Ama sinekten yağ çıkarırcasına, çoğuna devlet el koyarsa, o devlet azar.

Ne yapıp eder, cebelleşeceği birilerini bulur ve savaşa para harcamaya başlar.

Yetmez; ayranı yokken kendisini emperyal majesteleri sanarak Moğolistanlara yol yapar; haritada yerini bulmakta zorlanacağın Myanmarlarda İslâmi fütuhatlara girişir.

Tarihe bakın, daha ziyade fiskalistik, vergi gelirci bir devletin, birazcık biti kanlanmaya görsün, hemen aklına harp fikri düşüvermektedir. Hemen territorial egemenliğini genişletme, kendisine bağlı vergi veren vasalların sayısını çoğaltma hülyalarına kapılmaktadır.

Gözünü döndüren bu arsızlığını bilenler ise, onu şişirip azmettirerek, sonunda belki de evdeki bulgurdan da olacağı bir macerada maşa olarak dahi kullanabilirler.

Kendi bakanlarının dahi vampir dediği bankalar, doksanlı yıllarda sadece “hazine odaklı”soygunlarla malı götürme yarışındalarken, şimdiki konjonktürde buna ilâveten “tüketici ve kredi odaklı” bir kan emmenin de peşindedirler.

Posaları çıktığı için yerle yeksan olanlarla oyalanıp vakit öldürmeye zamanı bulunmayan o bankalar, arkadaki bu dökülenleri toplasınlar diye türemiş olan ve aynı akbabalara benzeyen varlık yönetim şirketlerine, o borçluları tıpkı köle pazarında satar gibi onda bir fiyatına satmak suretiyle, doğadakinin bir benzerini icra ederek, yerde yatan cesetlerin bile beslenme zincirine dahil edilmelerini sağlamışlardır.


Yüz altmış iki milyar dolar
lık bir hacme ulaşan, ama yatırıma değil de panayırın kapkaççısı gibi yüksek faizin peşinde dolanan sıcak para, hepimizi kucağına oturtan uluslararası bir sağma makinesine dönüşmüştür.

Bütün ülke sathı AVM’leştirilerek kentlerin doğal çarşıları tasfiye edilmiş; perakende dünyası, yüz- yüz elli kadar markanın emrine tahsis edilmiştir.

Erdoğan’ın kurduğu düzen, işte böyle bir düzendir.

Bu durumdaki AKP’nin karşısında, ona düpedüz taarruz edecek yerde, âdetâ mahcup bir eda ile savunmaya geçen Kılıçdaroğlu, yapılması gerekenleri;


Bir.
 Etnik ayrımcılık yapılamaz. Konuşulan diller bütün sonuçlarıyla serbesttir.


İki.
 Türkiye etnik değil, yersel yerinden yönetim ilkesine göre yeniden teşkilâtlanır.


Üç.
 Devlet, yani bürokrasi kayıtsız şartsız halkın emrindedir. O nedenle MGK, YÖK, YAŞ vs. gibi vesayet organları olamaz.


Dört.
 Din, devletin değil, inananların örgütsel ilişkilerinde vücut bulur ve serbesttir. Ne ki, asla ne devleti ne de siyaseti belirler. Allah sözcüğü kullanılarak siyaset yapılamaz.


Beş.
 Yargı tam bağımsızdır. Çift başlı olamaz.


Altı.
 Seçim barajı yoktur. Lider sultası suçtur. Tesbiti hâlinde azledilir. Milletvekilleri eşit ve özgürdür. Parti disiplini gibi bir saçmalık olamaz...

...diye su gibi akan baştan aşağı özgürlüklerle bezenmiş bir projeyi, şöyle adamakıllı bir demet çiçek gibi sunamamaktadır.

Bu gidiş, sadece Erdoğan’a değil, aynı zamanda onun için de bir geriye sayımdır.


[email protected]

  • Abone ol