Her yaş dönemecimde yollarımızın kesiştiği bir bağ vardır, Beyoğlu ile aramda.

Ne zaman dışarıya çıkacak olsam, ayaklarım kendiliğinden beni ona götürür.

O yüzden Beyoğlu, çok önemlidir yaşamımda benim.

Toplumsal değişimlerin en sivil aynasında gezinirken aldığı her yeni şekil, nasıl bir sosyopolitik hayatın içinden geçtiğimizin âdetâ belgeseli gibidir.

Çocuk da oldum orada, sinemadan sinemaya koşuşturan...

Meyhanelerinde aşk acısı çeken delikanlı da...

İş yapan erişkin ve bir aşağı bir yukarı volta atarak hatıralarını arayan bir yaşlı da.

Sonraları göreceğim Avrupa şehirlerinin duygusunu daha o zamanlar tattığım 1960’ın atmosferinde, birinden çıkıp diğerine seğirttiğim “devamlı matine”li devasa sinemalarla başlamıştı, ilkin o dostluğumuz.

Tekirdağ’da el arabasıyla sokak sokak gezerek dondurma satan Kâmil Abi’den sonra, kaşık niyetine kapağın arasına konmuş tahta parçasını fark etmeyip attığım için, ilk “Eskimo”yu parmaklarımı içine daldıra daldıra yemiştim, “Herkülleri, Masistleri, Pompei’nin Son Günleri’ni” gözlerimi kırpmadan seyrederken.

Filateli dükkânları...

Bonmarşeler...

Japon Mağazası...

Tekerlekleri ve pistonları yekpare resmedilmiş teneke trenlerden, uyduruk mantar tabancalardan birdenbire soğuyacağım başka türlü bir oyuncak dünyasının varlığını görüyor...

Erişemeyeceğim guaş boyalara, kılları dökülmeyen suluboya fırçalarına, Filli marka pütürlü resim defterlerine...

Izgaralarda cazır cuzur, maşa ucuyla hoplatılarak pişirilen dumanı üstünde köftelere yalana yalana bakan şimdinin sokak çocukları gibi bakıyordum ben de, o vitrinlere.

Sonra sonra meyhanelerine, batakhanelerine, sazlarına dadanır oldum, delikanlıyken.

Ne konsomatrisler vardı, ayaküstü âşık olduğum.

Adı sanı neydi, kaşı gözü nasıldı, unuttum gitti hepsini.

Hatıralar, hevesler; beni pişiren utançlar, başımı göğerten gururlar kaldı bir tek geriye.

Arkada bırakmadığım, yalnızca kendimdim belli ki.

Fakat daima mutluydum.

Hevenk hevenkti içim.

Çünkü umutlarım vardı; özlemlerim, hedeflerim vardı.

Ne ki, artık o hazları alamıyorum Beyoğlu’ndan. Şimdi evden çıkınca ayaklarım geri geri gidiyor.

Hadi benim ağzımın tadı kaçtı; herkesin de mi kaçtı?

Ne Meydan’a doğru, pötikare örtüleri tertemiz Otağ Restoranlar, Hacı Baba’lar, Piknikler; neDört Mevsim ve Rejans; ne Papirüs, ne Kulis...

Yeller esiyor hepsinin yerlerinde.

Pasajgene, bildiğin ölüler evi sanki.

Oysa bir zamanlar buralarda “pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının”.

çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması

sırılsıklam incesaz

kadehlerin mehtaba kaldırılması

âdetâ düğün”dü.

Lâkin bugün Beyoğlu, bir taraftan savaştan kaçan yüzbinlerce Suriyelinin İstanbulsokaklarında insanlık dışı bir yoksunlukla yaşamasına sahne olurken, diğer taraftan tuzu kuruArap turistlerin damak zevklerine kaptırılarak her bir yanı sarmış görünen baklava, burma kadayıf, şöbiyet dükkânlarıyla...

Şirazesinden çıkarak adım başı doluşmuş lokumcu ve şekercileriyle...

Sokaklara taşan kokular yüzünden burnunuzun direğini kıracak cinsten etleriyle maruf, dönerci taifesiyle...

Ve Cadde-i Kebir’e bir sis gibi yerleşmiş, Babil Kulesi’ne rahmet okutacak desibeldeki gürültüsüyle...

Artık sadece zevksiz bir Şark Panayırı’nı resmediyor.

Beyoğlu, her zaman için biraz sıradışı, biraz hafifmeşrep, biraz lâf anlamaz bir sokak kedisidir; evet!

Ama hiçbir zaman bu kadar rezil rüsva olmamış, yerlerde sürünmemişti.

Geçer... Bu kahırlar da geçer.

Silinir birçoğu hafızalardan.

Ama hiç kuşkunuz olmasın; bu semtin aynasına aksi düşen sorumlular, insanların üzerlerine sürdükleri TOMA’ların ve gaz fişeklerinin sadece o genç bedenleri değil, umutları ve özlemleri de deşen tasarruflarıyla, tıpkı Dante’nin “Cehennem”inde olduğu gibi, alacaklardır anılar mezarlığındaki hak ettikleri yerlerini.

[email protected]

[email protected]

  • Abone ol