Ne meraklıymış insanımız, şu “güçlü devlet” kavramına! Solcuymuş, sağcıymış, dinciymiş, hiç fark etmiyor.

Cümbür cemaat “devletçi”yiz hepimiz.

Oysa her kim ki “devlet” kurum ve kavramı üzerine methiyeler düzer, bilesiniz ki tarihin en büyük saptırıcısı ve yalancısı odur.

Çünkü devlet, az sayıdaki egemenin, kontrolü altına aldığı arazi parçası üzerinde başta insan emeği olmak üzere ne varsa her şeyi sömürmek için icat edilmiş zora dayalı bir mekanizmadır.

Bu amacına ulaşmak için, tarih boyunca yemediği halt kalmamış, her metodu denemiştir.

Bu araçlardan biri de dindir.

Bu anlamıyla din, devlet egemenliğini tanrıya kutsatmanın formülü olmaktan öteye bir şey değildir.

O yüzdendir ki, tek merkezli iktidarı paylaşmak isteği tarihte ilk kez “sermaye” sahipliği sınıfını yaratan burjuvazinin talepleriyle ortaya çıkmış; yeni güç kaynağı olarak kapitalizm, toplumun hukuk üzerinden tarif edildiği “hukuk devleti” modeline doğru evrilmesiyle birlikte, devleti ve onun meşrulaştırma aracı olan dini talileştirmeye ve başka türlü bir mecraya doğru sürüklemeye de başlamıştır.

Sermaye gücünü elinde bulunduran bu yeni sınıfın ihtiyaçlarına cevap veremeyen ancien régime, seküler bir düzen adına pılısını pırtısını toplamak zorunda kalmış; modern dünyayı kapitalist sistemin belirlediği koşullarda, devletin egemenlik yapısı, burjuvazinin şekillendirmesiyle neticelenmiştir.

Demokrasi dedikleri de esasen budur.

O nedenledir ki demokrasi bir burjuva icadıdır.

Yaygınlaşması ve kitlelerin de yararlanması, emeğin pazarda özgürce satılması süreçleriyle doğru orantılıdır.

Ancak, devlet tarafından verildiği hiçbir vakit görülmemiştir.

Zaten, doğu toplumları aynı süreçleri bire bir yaşamadıklarından, hâlen despotlarına besledikleri hayranlıkları ölçüsünde ömür tüketmektedirler.

Birbirlerini ziyarette uçak dolusu yandaş tacirleri de yanlarında götürdüklerinden, adam gibi bir özgür pazara ihtiyaç dahi duymadan ama sadece kendilerine yetecek kadar bir refahın kapalı devre sahteciliğinde, muadilleriyle yaptıkları alışverişlerle alçakça bir kapitalizm oyunu sergilemektedirler.

Ürünleri fuarlarda değil, ancak haydut devletlerle işbirliğinin kapalı kapıları ardında para etmektedir.

Bu tür ülkelerin insanları, bütün olaylara devlet penceresinden bakma eğilimleri taşırlar.

Çünkü devlet onları, kendi varlığını meşrulaştırsınlar diye eğitmiştir.

Geniş kitleleri, ölümü dahi göze alacak şekilde şartlandırmıştır.

Şan, şeref, onur…

Kan, toprak, şehadet…

Madalya, takdirname, berat…

Marşlar, törenler, şiirsel nutuklar…

Bütün bunlar sadece ve sadece göz boyamalardır.

Aile fotoğrafının çekildiği AB platformunda, liderlerin duracağı yeri gösteren ayakucu plâketindeki esprinin, bayrak simgesiyle örtüşmesinde bir beis görmeyen kültürel fark, şarklının kutsalını yerden alıp cebine götürdüğü anda ortaya çıkar.

Çıplak gerçek şudur:

Eğer bir ülkede, halkın zenginliği yerine devletin zenginliği ön alıyor ve kitleler de bu durumu yadırgamıyorlarsa, orada sömürü suçu işleyen ceberut bir devlet ile bilinçsizliği yüzünden buna müstahak görünen bir insan sürüsü yaşıyor demektir.

Eğer bir ülkede, toplumun yüzde onu zenginliğin yüzde seksenini tasarruf ediyor, yüzde doksanın yarısı yoksulluk, dörtte biri de açlık sınırının altında yaşıyorsa;

ve ülkenin despotu da çıkıp “kasalarımız hınca hınç dövizle dolu” diye övünürken avuç içleri patlayana kadar alkışlanıyorsa;

orada insanların ne karnının doyduğundan, ne de onurunun yüceliğinden;

olsa olsa monark ile bir avuç sergerdesinin dinmek bilmeyen iştihasını örtmeye yarayan saçma sapan sembol ve ritüellerden bahsedilecektir.

Şark devletinin en iyisi dahi, insanın mutluluğuna değil, altın yumurtlayan tavuk gibi kesilmemesi mantığına inşa edilmiştir.

Devletin şakirtleri çıksalar, “düşük vergi oranları üzerine çalışıyoruz” deseler, bu onların insancıllaşmalarından değil, “en optimum vergiyi nasıl alırım” hesabından kaynaklanmaktadır.

Gene adam efendi.

Bu bilince, yaptıkları az bile.

Fakat canınıza daha da okumak için çabuk öğreniyor…

[email protected]

[email protected]

  • Abone ol