Bir okuyucum “Van’a gönderilen bazı kolilerin içinde bayrak, taş, hatta kirli iç çamaşırlar çıkıyormuş. Doğruysa bu sadece insanlığın ölmesiyle de izah edilemez” diyor üzüntü ve şaşkınlıkla.

Doğrusu okuyucumun bu satırlarını okuyunca bu toplumda ırkçılık hastalığına yakalandığını düşündüğüm, bildiğim ve gözlemlediğim bir kesimin hastalığının boyutları karşısında şaşırdım. Bu kadar kin ve nefrete varmış olabilirler mi diye.

Ama oluyor. Bu ülkede Kürtleri de, başörtülüleri de, Alevileri de, eşcinselleri de görmek istemeyen bir kesimin varlığı yeni değil. Yeni olan bu duygularını bir afet sırasında da saklayamayacak kadar hastalanmış olmaları. Bu hikâye bunu anlatmakta.

Ama toplum da bunlardan ibaret değil. Bu felakette toplumun geneli tam da bu topluma yakışır biçimde davrandı, davranıyor. Çoğunluğu Kürt olan bir toplum kesimini bağrına basıyor. Görülen bu. Bunun da şaşırtıcı bir durum olmadığını düşünüyorum ben. Çünkü bu toplumda hâlâ birlikte yaşama iradesi yüksek. Bütün bu ölümlere rağmen bu böyle...

Bu afet bu sorunu çözecek bir işleve bürünür mü bunu bilmiyoruz. Ama bizi çözüme yaklaştıracak bir olay olması muhtemel. Bütün, Devlet Bahçeli’nin “soysuzlar” diye tanımladığı ırkçı-milliyetçi kesimlere rağmen Türkiye benzer dünya deneyimlerinden kendini farklılaştırıp yeni ve barışçı bir yaklaşım ortaya koyabilir.

Bu tıpkı, dış politikada Arap Baharı adı verilen demokrasi arayışlarına nasıl destek vermişse Kürt özgürlük hareketini de bu çerçevede değerlendirip davranmasıyla mümkün. Bu ise Kürtlerin taleplerinin şiddet dışarıda bırakılarak anlaşılmaya çalışılmasını gerektiriyor.


Çünkü PKK şiddeti, haklı olmayan talepler üzerine inşa olmuş olsaydı bu denli kalıcı olmazdı. Bu nedenle de eğer bugün PKK’nın toplum nezdinde bir karşılığı varsa bu da kullandığı şiddetten çok Kürt toplumun önemli bir kesiminin taleplerinin haklılığı üzerinde oturmasındandır.


Dolayısıyla barışçı bir yaklaşım, PKK ne yaparsa yapsın Kürt toplumunun taleplerini karşılamaya yönelik bir anlayış üzerine oturmalı, savaşmanın ve intikam almanın değil
.

Toplumun geniş kesimlerinden farklı olan bir kesimin, “ulus-devlet” çatısı altında ısrarla bu farklılığı yaşamak istemesinin bir sorun anlamına geldiğini biliyoruz. Ama “ulus-devlet”in, tamamen tarihsel olaylar sonucu oluşmuş bir toplum ve coğrafya olgusu anlamına geldiğini de unutmamak gerek. Bu durum özellikle bizim için doğru. O nedenle de dün bu toplumun toplumsal dokusu ve coğrafyası bugünkünden farklı olabilirdi yarın da bugünkünden farklı olabilir.

Dolayısıyla eğer yarını konuşacaksak bu coğrafyadaki Kürtlerin mevcut ulus-devlet çatısı altında yaşamalarını istiyorsak, bu ancak onların kimlikleriyle ilgili sıkıntılarını çözmüş ve birlikteliklerini “gönüllü” hale getirmiş olmakla mümkün. Böyle düşünmeme destek veren şu üç önemli olayı kısa da olsa anmakta yarar var.

Birincisi Habur olayı. Habur olayı milliyetçi hezeyanlara gark olup gitmeseydi, gelen PKK’lıları karşılama heyecanının “Türk devletini dize getirdik!” kıvamında değil “Nihayet barış!” anlamı taşıdığını açık bir biçimde görebilirdik. Bu bir...


PKK-MİT görüşmelerinin
 basına sızması karşısında Türk kamuoyunun sessiz kalması Türk toplumunun genelde bu sorunun çözülmesinden yana olduğunun işaretiydi. Bu da iki...

Üçüncüsü ise Van depremi karşısında, ülkenin adeta bir seferberlik havasına girerek Kürt halkına yardıma koşması.

Bence bu üç olay sorunun netleşmesine de çözümüne de yardımcı olacak üç olaydır. Kürtlerin de Türk çoğunluğun da istedikleri barıştır, savaş değil. Barışın yolu da Kürt toplumunun kimliklerine ilişkin taleplerinin yerine getirilmesinden geçiyor, onların yok sayılmasından değil.

Haydi bir gayret!

Depremin yarattığı enkazdan sonra, Kürt kimliği üzerinde tarihimizin yaratmış olduğu enkazı da kaldıralım. Gerçek barışı ve gönüllü birlikteliği sağlayalım!


[email protected]

  • Abone ol