Son günlerde olan bitenlere baktıkça toplum olarak başkanlık sistemi konusunu enine boyuna düşünmemiz gerektiğini anlıyorum. Çünkü başkanlık sistemi, yani yürütme gücünün tek bir başkanda ifade edildiği bir yönetim tarzının gerek şu anda sahip olduğumuz sistemlerin yapılarından ve gerekse de bu sistemleri çalıştıran insanlarımızın özelliklerinden dolayı sağlıklı işleyen bir mekanizma üretmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşünüyorum.

Başkanlık sistemi ihtiyacı bir toplumun yerelleşme ihtiyacının, yani çok merkezli olma ihtiyacının bir başka ifadesidir aslında. Yani toplumda varolan güç, yaygınlaşıp dağılınca, yani sistemde işler tek bir merkezden yürütülebilir olmaktan çıkınca, başkanlık sistemi bu çok merkezli yapıların daha etkin yürütülmesinin bir yolu olarak anlamlı olabilir. Yok eğer varolan sistemde güç dağılımı yeterince yaygınlaşmamış ve çeşitli güç merkezleri varlıklarını sürdürebilir hâldeyseler orada başkanlık sistemi istikrarın değil istikrarsızlığın da bir kaynağı olabilir.

Böyle bir perspektiften bakınca varolan siyasal sistemimizde gücün yaygınlaşıp dağılması değil aksine merkezileşmesine tanık olduğumuz açık. Üstelik böyle bir kanaatin AKP hükümetine ilişkin kategorik bir karşı oluşla da bir ilgisi yok. Objektif olarak hükümetin bir zamandan beri, özellikle ekonomideki adımlarına baktıkça bu adımların “çok-merkezleşmeye” uygun bir “yerelleşmeye” değil aksine bir “merkezileşmeye” yöneldiği açık.

Bu köşede konuya zaman zaman değinen yazılar yazdım. Özellikle meşhur KHK ile, bakanlıklara,“ilgili” ya da “ilişkili” kelimeleriyle ifade edilen ince bir bağla bağlanmış oldukları hâlde “bağımsız idari otoriteler” dediğimiz regülasyon kurulların tümünün bakanlıklara bağlanması sözünü ettiğim“merkezileşmenin” de en açık kanıtı idi.


Bankalar meselesi

Son olarak Ali Babacan’ın 12 bankayla ilgili Rekabet Kurumu kararını beklemeden “Sürecin sonuna yaklaşıyoruz. Burada iki kriter var. Adil ve ölçülü. Arkadaşlar bunu kendi aralarında konuştular. Bizler ilgilendik biraz” demesi bu kurumlardan biri olan Rekabet Kurumu üzerine gölge düşürmedi mi? Doğrusu Babacan’ın bu konuşmayı yaptığı toplantıda bulunamadık ama buradan seslenmiş olalım: Sayın Bakan bu “arkadaşlar” kimler ve “sizler” hangi sıfatla, bağımsız olması gereken bir kurumun kararıyla “ilgilenmiş” oldunuz?

Kanununda, “(Rekabet) Kurum(u) görevini yaparken bağımsızdır. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurumun nihaî kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremez”yazıyorken.


SPK olayı

Dün ekonomideki merkezileşmeye örnek olarak yaşanan bir başka olay daha oldu. Turkcell’in yönetimine eski AKP’li iki bakanla bir öğretim üyesi SPK tarafından atandı. Turkcell’in yönetimiyle ilgili tartışmalar eskiye dayanıyordu ve iddialara göre azınlıkta olan “yabancı” ortaklar Turkcell’i ele geçirmeye çalışıyorlardı. İşte tam bu sırada SPK, (bir diğer “bağımsız kurum”) masaya yumruğunu vurarak Turkcell yönetim kuruluna “bağımsız üye” olarak eski Enerji Bakanı Hilmi Güler ile yine eski Turizm Bakanı Atilla Koç’u atadı. Doğrusu ben bu karar verme sürecinde Bakanlığın SPK’nın kararıyla nasıl “ilgilendiğini” bilmiyorum ama size AKP gibi 10 yıldan fazla iktidarda olan bir siyasi partide bakanlık yapmış iki kişinin “bağımsız yönetim kurulu üyesi” olarak atanmış olması nasıl geliyor? Bu iki bakanın “bağımsızlığı” nasıl sağlanmış olabilir ki?


“Vesayet rejimini”
 her ne kadar tarihin çöplüğüne göndermiş olduğumuzu söylesek de, bu rejimin ruhlarımızda yarattığı derin travmanın bizleri “vesayet arayan” insanlara dönüştürmüş olduğu bir gerçek. Bu nedenle de başkanlık sisteminde başkanın özelliklerinden çok, belki de bu, “vesayet arayan” insanlar olmamız gerçeği çok daha rahatsız edici ve düşündürücü.

Bu topraklarda gücün ve iktidarın yaygınlaşıp dağılmış bir güç hâline gelememiş olması başkanlığın önündeki en büyük engel bence. Tabii yalnızca başkanlık sisteminin değil, doğru dürüst bir toplum olmanın önündeki engel de aynı...


[email protected]

 

  • Abone ol