Tanıl Bora, çok özgün, parlak çalışmalarıyla tanıdığımız, entelektüel kimliği tartışılmaz bir isim. Geçenlerde, “Eski Defterler” programının konuğuydu. “Türkiye’de sağ”ı ele aldılar. Her hafta olduğu gibi, doyurucu, aydınlatıcı bir söyleşi çıktı ortaya.

İzleyicilerin de sorularla katılabildiği bir program bu. Benim, iki soru ve buna Bora’nın verdiği cevaplar dikkatimi çekti. Birinci soru, sol-sağ ayrımının günümüzde ne kadar geçerli olduğuna ilişkindi. İkincisi; Türkiye’de solun bu kadar etkisiz olmasının nasıl açıklanabileceğiydi.

Tanıl Bora, siyasal tutumların açıklanmasında bu gün de sol-sağ kavramlarının temel olduğuna, en yanıltmayacak anahtarı temsil ettiğine inandığını söyledi. Solun zayıflığına ilişkin açıklayıcı argümanları ise: (1) Onun her zaman zor bir yerde durduğu; zira sağ, mevcut durumun, yerleşikliğin yanında yer almanın siyasi ifadesiyken, solun değiştirici misyon üstlendiği ve (2) ağır siyasal baskılara maruz kalmış olduğu üzerine kuruluydu.

Tanıl Bora herhangi bir isim değil. Kaldı ki, bu sorulara cevap ararken benzer sonuçlara ulaşan birçok insan olduğunu biliyoruz. Bu tezler üzerine düşünmek önemli.


İçi boşalmış bir anahtar

Sol- sağ ayrımı Fransız devrimiyle tanıştığımız ve esas olarak 19 ve 20. yüzyıl Batı toplumlarının gerçekliği içinde şekillenen bir siyasi kavramsallaştırma. Ardında kapitalizmin gelişmesi ve sınıf mücadeleleri yatıyor. Solu sol yapan “adaletli bir dünya için değişim” talebi o tarihin ürünü. Demokrasi, evrenselcilik, refah arayışı solun merkezine oturan nitelikler.

Biz yaşadığımız gerçeğe bakalım. Evet, bu ülkede belirgin bir siyasi bölünme yaşanıyor. Fakat bu bölünmenin merkezine oturmuş tek bir ölçü var: Din karşısındaki mesafe. Ne demokrasi, ne eşitlikçilik, ne adalet için değişim. Bütün bu kavramlarda kendisini “sol” olarak niteleyen siyasi küme sınıfta kalır.“Sağ”dan farkını bunlar üzerine kuramaz. Kuramıyor da zaten, siyasal pratik ortada. Milliyetçiliği bile ölçü olarak kullanamazsınız. Sağcılar milliyetçi, solcular evrenselci diyemezsiniz.

Biz bu siyasi ayrışmayı anlayalım, veri alalım tamam. Fakat, tarihsel olarak Batı’nın sınıf mücadeleleri içinde kurulmuş, anlamını, içeriğini oradan edinmiş “sol-sağ” kavramlarına başvurmak zorunluluğumuz nereden geliyor?

Yaşadığımız siyasal pratik bize şunu öğretiyor: Türkiye’de oluşan siyasal ayrışmayı kavramlaştırırken ya “sol”“sağ” nitelemelerini bir tarafa bırakacağız, ya da onları bütün tarihsel anlamlarından kopartmaya razı olacağız.

Bir başka seçenek daha var: Tarihin bir şakası olarak İdris Küçükömer’e doğru döneceğiz, AKP’yi solcu ilan edeceğiz!

Kimileri diyecektir ki “gerçek sol bu değil elbette, sol-sağ ayrımının en geçerli ayrım olduğunu kastederken biz gerçek solu, gerçek sağı kastediyoruz”. İyi de, canlı kanlı hayat içinde bu kavramlara biçim veren koskoca bir toplumsal tarih var ve biz onu anlamlandırmaya, tavır almaya ihtiyaç duyuyoruz. Kafamızdaki “ideal” formlar bu işe yaramıyorsa bu ısrar niye?

Hayat o ideal formlara göre gerçekleşmedi.

Hayatı baştan aşağı yeniden mi kuracağız?


Yeni ayrımlar oluşuyor

Kapitalizmin sosyalizmle aşılması tasavvurunun, küreselleşmeyle birlikte çökmesi, dünyada da bu ayrımın içini boşalttı. Kavrama hayat veren Batı’da dahi “üçüncü yol” deneyimlerine, yeni arayışlara tanık oluyoruz. Ayrımlar silikleşti. Klasik şema işlemiyor.

 Biz ise bu eğreti ithal malzemenin perdelediği kendi gerçekliğimizle yüz yüzeyiz şimdi. O nedenlekendimize has “sol” ve “sağ” kimlik kurguları parçalanmış, siyasi tutumları açıklama yeteneğini tamamen kaybetmiş durumda.

Kanıt aramaya gerek var mı bilmiyorum. Çatışan aktörlere bakın. Demirel, Kılıçdaroğlu, Silivri ekseni. Karşısında AKP. Silivri parantezini açın, içinden Haberal’dan Yalçın Küçük’e uzanan acayip bir malzeme çıkıyor. CHP’nin yenilikçileri aynı partideki ulusalcılara açıktan faşist diyor. Siz bu matriksi zenginleştirin. Her şey gözümüzün önünde oluyor.


“Demokrat”
“liberal”“özgürlükçü sol”“muhafazakâr demokrat”“İslamcı”,“milliyetçi”“otoriter” vs. kavramlarının, sol-sağ kavramlarından daha çok kullanılması tesadüf değil.

Post-modern dünyada toplumsal yapılar ve düşünceler iyice çeşitleniyor, uzlaşmazlık temel kabul olmaktan çıkıyor. Sınırları geçişli, birbirleriyle etkileşim içinde değişken kimlikler oluşuyor. Siyaset ise, ideolojiden çok bu kimlikleri gözeten bir pragmatizm üzerine yürüyor. Biz de, kendi özgün tarihimizin ürettiği çatışma ve uzlaşmalarla bu dünyaya eklemleniyoruz.

Tarihte inşa edilmiş siyasi kimlik algılarımız bu günü açıklamaya yetmiyor.

Onlar yeni koşullara uyum sağlamamızı engelleyen “nostaljik hapishanelere” dönüşüyorlar.


“Solun neden bu kadar etkisiz olduğu”
 sorusunun da, bu geçersiz “sol-sağ” ayrımıyla bir ilgisi olmalı...

Sanırım algı dünyamızı özgürleştirmeye ihtiyacımız var.


[email protected]

  • Abone ol