Bir önceki yazımda, yeni tutuculuğun kaos yönetimi yoluyla kapitalist sosyoekonomik yapının küreselleşme koşullarında kapitalizmin yeniden rehabilitasyonuna soyunduğunu yazmıştım. Yani yeni tutuculuk uluslar üstü tekellerin kontrolündeki yenidünya düzeninde bir tür “bulanık suda balık avlama” rolü üstleniyor.

Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir!” çıkışı tipik bir kaos yönetimi denemesiydi. Erdoğan sıkıştığı alandan başka bir alana gündemi taşıma yoluyla üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalıştı. Bu çıkış yeni bir gündem yarattı yaratmasına ama sonuçta siyasal alandaki karmaşa biraz daha arttı. Yani durumu idare etmeye çalışmakla, durum idare edilmiş olmuyor. Sorunlara kalıcı çözüm aramayı ertelemekle, sorunlar hafiflemiyor, giderek artan karmaşayı yönetmek için yeni stratejiler üretmek gerekiyor.

Kaos kavramı literatüre, Biyolog L. Bertalanffy’in 1960’lı yıllarda geliştirdiği “Sitem Kuramı” ile girdi. Sistem Kuramı’nın önemi, toplumsal sistemleri analiz etmede kullanılabilecek elverişli bir araç olmasından kaynaklanıyor.

  Termodinamiğin ikinci yasası bize kapalı sistemlerde unsurlar arasındaki enerji farklılıklarının giderek yok olacağını söyler. Enerji farklılıklarının kapalı sistemlerde giderek yok olması, sistemin hareket yeteneğinin giderek azalması, sistemin giderek eylemsizliğe doğru sürüklemesi anlamına gelir. Bu durum sistem yaklaşımı içinde “kaos” (entropi) olarak tanımlanır.

Toplumsal sistemlerde kaos (karmaşa), enerji farklılıklarının sistemin gelişip güçlenmesi doğrultusunda kullanılamadığı; başka bir deyişle örgütsel, yönetsel yapının kaosu önleyecek şekilde geliştirilemediği bir durumu ifade eder. Egemen enerjinin sistemdeki bütün unsurların enerjilerini kontrol altında tuttuğu, unsurların kendini ifade etmesine fırsat vermediği diktatöryal yapılarda kaos (kargaşa) giderek toplumsal sistemi yok oluşa doğru sürükler. Amacı doğrultusunda çevreden aldığı girdileri işleyen, işlemleri sonucunda çevreye çıktılar sunan; çıktılarından devşirdiği dönütü (geri besleme) yeniden üretimde yararlanacak şekilde kendine çeki düzen verebilen (kendini yeniden yapılandırabilen) toplumsal yapılara ise açık sistem denir. Açık toplumsal sistemlerin yaşam biçimi, demokrasi olarak adlandırılır. Demokrasi, sistem içindeki bütün enerjilerin örgütsel yapılar içinde tutunduğu ve sistemin gelişiminde birlikte rol oynadıkları durum olarak tanımlanır. Bu açıdan ele alındığında aynı zamanda demokrasi, sistemdeki bütün enerji farklılıklarının korumasının ve sistemin gelişmesi yolunda kullanılmasının da bir güvencesidir.

Açık sistemlerde (demokrasilerde) dinamik bir denge durumu söz konusudur. Açık sistem bir yandan“istikrar” ayağı ile var oluşunu, kararlılığını korumaya çalışırken; diğer yandan pozitif geri bildirim alarak değişim, yenileşme, ilerleme ayağında gelişir, zenginleşir, büyür. Sistemin var oluşunu bu iki ayak üzerinde hareket ederek gerçekleştirmek durumunda olması nedeniyle, sistemdeki dinamik denge arayışı süreklilik taşır. Whitehead bunu “İlerleme değişimin içinde düzeni, düzenin içinde değişimi koruyabilmek sanatıdır.” biçiminde açıklamıştır.

Toplumsal sistemlerdeki dinamik denge arayışı, tutucu partilerle ilerlemeci partilerin siyasal yaşamdaki var oluş sebepleridir. Denge bu iki enerjinin arasında bir yerlerde kurulur.  Çevrede, sistemi ileriye taşıyacak pozitif geri bildirimin üreticisi olarak doğan partilerin merkeze yerleşme şansı bulduktan, istikrarı korumaya dönük tutucu enerji haline dönüşme gibi bir kaderleri vardır. İlerlemeyi ateşleyecek pozitif geri bildirim genellikle çevrede ortaya çıkar. Ama merkeze yerleşme şansı bulan ilerlemeci partiler, çevrede doğan pozitif geri bildirimden yararlanarak program geliştirme yoluyla kendilerini geliştirerek dinamik dengede belirleyici rol oynamaya devam edebilirler. En azından teorik olarak bu mümkündür. Ancak tarihin buna pek az tanıklık ettiği de bir gerçektir.

Marks’ın kapitalizmin yapısı gereği bunalımlarının kronik olduğu yolundaki tespiti hala geçerliliğini koruyan önemli bir tespittir. Postmodernist anlayıştan beslenen yeni tutucular; sistem içinde üretilecek pozitif geri bildirimin kapitalist üretim ilişkilerini dönüştürecek yeni bir değişime yol açmasının önüne, “kaos yönetimi” yoluyla geçmeye çalışıyorlar. Yeni tutucu paradigma bu yolda kullanılan negatif geri bildirim anlamına geliyor.

Dünyadaki küresel aktörlerin yerelleşmeyi kışkırtmalarının nedeni budur. Bölgelerde, enerji farklılıkları arasındaki gerilim halinin süreklilik kazanmasından amaçları doğrultusunda nemalanmaya çalışıyorlar. İsrail ile Filistin ve Arap dünyası; Suriye ile diğer bölge ülkeleri ve İran, Afganistan ile Pakistan, Ermenistan ile Türkiye arasındaki gerginliklerden yeni tutucular yararlanmaktadır. Iraktaki siyasi birliğin dağılmasına yeşil ışık yakmaları; Arap baharını kışkırtmaları; İran ile nükleer gerginlik krizini sürekli diri tutmaları; İran’ı iki de bir tehdit etmeleri, Türkiye’yi kontrol etme yolunda Kürt sorununu kullanmaları bundadır. Bunun, silah tüccarlarının, savaşa yatırım yapan tekellerin işine geldiği de açık.

 O nedenle küresel yeni tutucuların kapitalist sosyo ekonomik formasyon içinde ortaya çıkan hiçbir temel soruna çözüm bulma kapasiteleri de niyetleri de yoktur. Ne çatışmaları önlemeye, ne işsizliğe, açlığa çare bulmaya; eşitsiz gelişmenin, ekolojik dengenin bozulmasının önüne geçmeye niyetleri yoktur. Atmosferi tehdit eden gaz salınımının kontrol edilmesine karşı çıkan ülkelerin başında ABD ve Kanada geliyor.

Toplumsal sistemlerde sistemi ileriye taşıyacak pozitif geri bildirim esas olarak ilerlemeci siyasi yapılar elinde üretilir ve kullanılır. Ancak geleneksel merkeziyetçi gelenek içinde çözüm arama alışkanlığı yerleşmiş toplumlarda ilerlemeci yapıların çoğu kez, tutucu siyasi gelenek içindeki ayrışma sonucunda ortaya çıkması gibi bir duruma tanık oluyoruz. Sol’un Türkiye’de 1960’lı yıllarda Kemalist çizgi içindeki ayrışmaya dayalı olarak uç vermesini, merkeziyetçi gelenek ile arasındaki sınırları bir türlü netleştirememesinin ana nedeni olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

İki binli yıllara girerken Türkiye’de tutucu ayak içindeki yozlaşma, karmaşanın sistem içinde var oluşu tehdit edecek düzeyde yükselmesine yol açtı. Bu karmaşayı sistemin ilerleyebilmesi için fırsata dönüştürecek pozitif geri bildirimin sol içinde ortaya çıkması beklenirdi. Ancak Türkiye’de sol, sistemi ileriye taşıyacak, pozitif geri bildirimi üretebilecek bir olgunluğa; örgütsel boyutta da, kuramsal boyutta da bir türlü ulaşamadı. Bu nedenle de bir türlü çekim merkezi olamadı.

O nedenle pozitif geri bildirimi düzenleyecek dürtü, sistemde sürekli kontrol altında tutulan öteki geleneksel anlayışın radikal ayağında ortaya çıktı. İktidarının üçüncü yılında bu ayak (AKP) merkezi belirleyici güç haline gelirken asli rolüne de geri dönüyor. CMK 250 değişikliği ile AKP sistemin yeniden yapılandırılması sürecinde geliştirip kullandığı özel yetkili mahkemeleri kapatmaya; etkisiz eleman haline getirdiği eski sistemin bekçilerini cezaevlerinden salıvermeye hazırlanıyor. Bunun gibi, “akil adamlar” önerisine sıcak yaklaşma gibi adımlarla demokrasi güçlerinde kafa karışıklığı yaratmaya çalışırken; diğer yandan devlet terörünü, baskıyı, tehdidi iktidarı sürdürme aracı olarak geçmişte kullanıldığı gibi diri güçler üzerinde kullanmayı davranış biçimi haline getiriyor.

Peki, sistemi daha ileriye taşıyacak geri bildirimi (programı) üretecek yeni siyasi gücü sistem içinde nerede aramalı? Toplumsal sistem içinde bunun ipuçları bazı bilim adamlarının, aydınların, gazetecilerin söylemlerinde; bazı siyasi yapılanmalarda, sivil toplum örgütlenmelerinde görülebiliyor. Fakat bütün bu ipuçları, giderek artan karmaşayı yeni dinamik denge ile aşacak bir geri bildirimi (programı) üretebilecekler mi? Bu süreci yaşatacak liderlik nerede, hangi moral değerler üzerinde, nasıl ortaya çıkacak?

Günümüzde cevabı aranması gereken asıl soru budur.

  • Abone ol