Hava güzeldi. Asık suratlı hava raporlarına rağmen güneş gülümsüyordu. Bahçedeki manolya ağacı, balkondaki ortanca, saksıdaki küpe çiçeği neşe ve saadetle güneşleniyorlardı.

“Vatan hainliği için ideal bir gün” diye mırıldandım. Yarım bardak ılık suyla tansiyon hapımı yuvarlayarak hazır elimi yüzümü yıkamışken, “bari abdestimden emin olayım” diye bir de abdest alıverdim.

Filozofun biri vaktiyle, “Hiç kimse sabahkalkıp bugün bir hainlik edeyim bari diye düşünmez. İhanet dediğiniz şey, pekâlâ başka türlü yorumlanabilecek olgular arasında talihsiz bir vaziyet alıştan ibarettir.” demişti.

Tarif fena görünmüyordu mamafih ama, vatana ihanet neydi bakalım? Okur-yazar biri olarak yapacağım şeyin “ne idüğü”nü öğrenmek için arama çubuğuna “TCK’ya göre vatan ihanet” yazdım.

Hoop, 301. madde karşıma çıkıverdi, ilk fıkra şöyleydi: “Türk milletini, TC Devleti’ni, TBMM’yi, hükümetini ve devletin yargı organlarını alenen aşağılamak” diye tarif ediliyordu.

Bir hukuk sitesinde “aşağılamak”tan ne kasdedildiğine dair önüme çıkan ilk içtihat kararına göz attım, aklım karıştı.

Hadise şöyle: Bundan 10 sene evvel Yozgat Yerköy’de bir salonda düğün yapılıyor. Saat 23’ten sonra yüksek volümlü müzik yayınından ötürü polis memurları, düğün sahiplerini ikaz ediyorlar. Düğün sahibi mülayim adam, “Hallederiz memur bey, birkaç dakika müsaade” filan derken, her düğünün olmazsa olmazı kabadayı jönlerinden birisi durumundaki “yeğen” ortaya atılıyor vee,

-N’ooluyor dayı, birisi tavuğumuza kışt mı diyor? şeklinde tercüme edilebilecek bir pimpiriklenme, bir tahrik olunma, bir galeyan, bir kendi kendini gaza getirme tavrıyla araya giriyor.

Yeğen barut mu barut; üzerinize afiyet biraz da çakırkeyf!

Tutanaklara göre hızını alamayıp hâşâ huzurdan kolluk kuvvetlerine sinkaflı birtakım edebe muğayir lâflar ediyor.

Arkası mâlum. Derdest karakola... nezaret, ifade, tutanak, rica, minnet, hık, mık derken anlaşılıyor ki cürüm öyle özürle, “alkollüydüm hakim bey, bir daha yaparsam gençliğimin hayrını görmeyim”le filan geçiştirilecek gibi değil...

Uzatmayalım, dava içtihadi bir karakter kazanıyor. İnternette var, arayan bulur, okur. Ben “sonunda ne olmuş” diye biraz baktım, hayli de okudum, sabrım ve hukuk bilgim kâfi gelmedi, bıraktım fakat gözüm yıldı.

Onu bilir onu söylerim, hukuk kararları veya kanunlar, lise tahsili görmüş herkesin kolaylıkla anlayabileceği, “haa, demek ki böyleymiş” diyebileceği basitlikte kaleme alınmalıdır. Mesela “yürütmeyi durdurmanın aleyhinde karar”dan tam olarak ne anlamak gerektiğini hâlâ zihnimde canlandırmakta zorlanırım.

*

Türk milletini aşağılamak, en azından terbiyesizce bir eylem gibi görünüyor fakat tam olarak neyin kasdedildiğini çıkaramadım şahsen. Şaka değil vatana ihaneti tarif eden cümle, “yersen yoğurt, içersen ayran” tarzında, kulak memesi kıvamındaki hamur gibi ne yöne çeksen baş ağrıtacak bir kapsam genişliği gösteriyor. Farz-ı muhal, “Türk milletinin matematikle başı hoş değildir, denizcilikten de çakmaz; netekim işte şu halimizden belli” diye bir cümle kursanız, milli vasıfları konusunda çok alıngan ve hassas biri çıkıp “vatanî hizmet” tertibinden iki satır dilekçeyle mahkemeye verse ve bahtınıza o gün aksiliği üzerinde bir heyet çıksa ayıklayınız pirincin taşını...

Meselâ, bir şeye kızıp, “Bizden adam olmaz arkadaş!” diye yüksek sesle homurdanırsanız okkanın altına gitmeniz pekâlâ muhtemeldir. Hele hele devleti, Meclis’i, yargıyı aşağılamaya kalkışmak...

Haksızlık olmasın, maddenin 3. bendi, “Eleştiri, maksadıyla düşünce açıklamak suç değildir” diyor fakat tilki tilkiliğini isbat edene kadar post elden gider misâli... Ülkemizde hakaretle eleştiri arasındaki ince farkı “bilirkişilik” kurumu ayırdediyor. Bilirkişiden bilirkişiye fark var; bakalım sizin bahtınıza ne düşer?

*

 “Vıdı vıdı edip durma be adam; hainlik yapacak adam bu kadar ince eleyip sık dokur mu; ne yapacaksan yap” diyorsunuz oradan; görüyorum. Tamam, vatan hainliği yapacağız ama, birilerini aşağılamak, hakaret etmek, hatta yukarıdaki içtihattan görüleceği üzere sinkaf etmek filan bize uymaz. Öyle bir hainlik olmalı ki kibar olsun, ince fikirli olsun, zarafet taşısın. Görenler, “Aa aşkolsun ihanetin bu derece sanatkârca yapılanına ilk defa rastlıyorum” filan desinler...

İşim zor yani. Tam vazgeçecektim, 301. maddedeki “TC hükümetini alenen aşağılamak” ibaresi dikkatimi çekti.

Seçim meydanlarında, hatta Meclis kürsülerinde hükümet için neler söylendiğini şöyle bir hatırlayınca bir yanda yüzüm kızarırken öte yanda cesaretlendim.

Sağıma soluma baktım, kimseler görünmüyordu.

Başımı ceketimin içine gömüp çok kötü ve haince fikirler geçirmeye başladım içimden. Neler düşündüğümü açık açık yazamam fakat bu hain fikirlerden biri, “hükümet bednamdır” anafikrini taşıyordu. “Bednam” lâfını daha önce duymuştum, Süleyman Demirel’in ara sıra kullandığı bir kelimeydi. Sözlüğe baktım, “adı kötüye çıkmış” demek oluyor. Adı kötüye çıkmak fenâ. Birisi çıkıp, “Ne kötülüğünü gördün hükümetin nankör herif” diye şikâyet etse ayıkla pirincin taşını. Bednam olmaz, peki bedhah desem?

Bedhah, “birinin kötülüğünü isteyen” demek, o da olmadı. Hükümet kimin kötülüğünü ister ki? Olsa olsa muhalefetin veya vatan hainlerinin veya iç ve dış düşmanların kötülüğünü arzular; bunun için hükümeti suçlamak kimsenin aklından geçmez, hatta görevi sayılır. En iyisi vazgeçip daha yumuşak, daha zarif bir ihanet şekli bulmak.

*

Neticede bir hayli düşünüp taşındıktan sonra bilgisayarın DNS mi nedir, o ayarlarıyla oynayarak YouTube sitesini açıp, etrafı kolaçan ederek Neşet Ertaş rahmetliden “Gönül Dağı” türküsünü açtım.

Müthiş bir cesaretle, -ama kulaklıkla- sonuna kadar dinledim; sonra da kendimi dinledim.

-Bu günlük bu kadar ihanet yetişir diye içten içe gülümseyerek masadan kalktım ve aynaya baktım,

-Vay be dedim kendi kendime, anarşistlik hiç de fena bir şey değilmiş! 

  • Abone ol