ŞERDE hayır vardır misali son “uçak vukuatı” bir açıdan da iyi oldu.


Aslında zaten oynamamış olan taşlar tekrar yerine oturdu.

Yani Türkiye’nin stratejik konum ve tercihlerinde bir değişiklik olmadığı ve görünür gelecekte de olamayacağı yeniden ispatlandı.

SÖZKONUSU konum ve tercih tabii ki Batı’dır! Çok geniş anlamıyla Batı’dır!

Siyasi, askerî ve kısmen de felsefi olan bu rotaya en geç Tanzimat’tan beri girilmiştir.

Ve tek tük yalpalamalar hariç o gün bugündür de kesintisiz biçimde devam etmektedir.

Tarihî süreci şimdilik bir kenara bırakalım ve yakın geçmişe göz atmakla yetinelim.

DUVARIN ve komünizm çöktüğü, diğer bir deyişle sol totalitarizmlerin ölümcül darbe yediği 1989 sonbaharı Ankara statükosu için de muazzam bir panik dönemini başlattı.

Mevcudiyetini ve kalıcılığını Soğuk Savaş dengelerine borçlu olan bu “müesses nizam” Türkiye’nin stratejik önemini yitirdiği, dolayısıyla da artık başta ABD olmak üzere yukarıdaki Batı’nın her herzeye eyvallah demeyeceği bilinciyle dehşet bir telaşa kapıldı. 

Biraz gerçek, biraz da şantaj olarak otoriter ufuklara baktı. Onlardan medet umdu.

Nitekim aynı köhne statükonun mirasçısı durumundaki Ulusalcı cenah bugün hâlâ Avrasya seçeneği veya Şanghay İşbirliği türünden hezeyanları dilinden düşürmüyor.

Öte yandan, öz itibariyle “karşı-statüko” mevzide duruyor olmasına rağmen AKP iktidarı da hem din hassasiyetli perspektifinden, hem de ruhi geri planında yatan anti-Batıcı refleksinden ötürü dış politikada sözkonusu Batı’ya mesafe koymak kavisine girdi.

“Eksen kayması” teorilerinin kökeni de zaten burada yatıyor.

OYSA gerçekler inatçıdır! Jeo-politik çıkar ve stratejiler de bir o kadar inatçıdır!

Eh coğrafya başka yere taşınamayacağına göre, herhangi bir iktidar Türkiye’nin 150 yıldır sürdürmekte olduğu “esas tercihi” değiştirmek gibi bir intihar girişimine kalkışmadığı müddetçe, ki böyle bir şey ancak iç savaşa yol açacak devrimle mümkündür , aynı tercihle mutlaka bütünleşen ve eklemleşen dış siyaset stratejileri de öz olarak değişmez! Değişemez!

Şüphesiz, realpolitik ve konjonktürel yaklaşımlar manevra marjını arttırır veya kısaltır.

Fakat iş kritik noktaya geldi miydi de işte o inatçı gerçek dayatır!

NİTEKİM son gelişmeden yola çıkarsak, TSK uçağı Şam tarafından düşürülür düşürülmez Ankara’nın çok haklı ve çok meşru olarak NATO’dan manevi destek istemesi ve bunu elde etmesi; Washington’un ise daha Brüksel’i bile beklemeden dayanışma bildirmesi yukarıdaki “esas tercih”in dumura uğramadığına ilişkin en somut ispatı oluşturuyor.

Kaldı ki, yukarıdaki “eksen kayması” spekülasyonlarına rağmen bundan önceki ay ve yıllarda da iş yine kritik dönemece geldiğinde Türkiye tekrar “esas tercihi” ortaya koymuştu.

ABD anti-füze radarının ülkemize yerleştirilmesini veya Suriye muhalefetinin omuzlanmasını Batı’yla bütünleşmenin sürdüğüne dair deliller olarak algılamak gerekiyordu.

Çünkü realpolitik yaklaşımlarla Rusya’yı istediğimiz kadar “dost” diye takdim edelim; yahut zevahiri kurtarmak için İran’ı istediğimiz kadar “lisan-ı münasip” çerçevesinde değerlendirelim, Moskova ve Tahran’ın özünde, hadi hasım dememek için “rakip” diyelim, Ankara’yla çıkar çelişkisi içinde bulunan başkentler olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu takdirde, yukarıdaki “esas tercih”imize bir de bu nesnel olgu ve stratejik gerçekler eklendiğinde, tabii ki “eksen kayması” lâfı aslında bir göz kaymasından öteye gitmiyordu.

Şimdi herhalde o göz kaymasından mustarip şaşılar da aymıştır, bin şükür ki Türkiye’nin doğal ve tarihî rotasında bir değişiklik yoktur ve görünür gelecekte de olmayacaktır!


[email protected]

  • Abone ol