Alalım tek tek sıcak dış politika konularını.

Arapsaçına dönen S-400/F-35 meselesinde muhalefet ne diyor? CHP’nin kamu diplomasisinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz: “Türkiye, S-400 satın alma kararını NATO boyutuyla görmesi gerektiğini anlarsa bu ikilemden çıkmak daha kolay olacaktır. Sayın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD ile kurulmasını önerdiği askeri komisyonun NATO ile Türkiye arasında kurulması daha uygun olacaktır. Bu komisyon çalışmalarını bitirene kadar S-400’lerin konuşlandırılmasının ertelenmesini öneriyoruz” diyor.

HDP Diyarbekir Milletvekili Garo Paylan: “Ekonomimiz bu kadar kırılganken, dolar kuru 6’nın üzerindeyken, S-400 füzesinin alınması yangına benzin dökecektir. Acilen S-400 füzesi alımından vazgeçilmeli, anlaşması iptal edilmelidir” diyor.  

CHP bir bakıma topu NATO’ya atarak, dört dörtlük dış politika fiyaskosu S-400/F-35 konusunda kapıyı açık bırakıyor. HDP’nin çıkışının gerekçesi ekonomi; oysa mesele önce askerî ve siyasî. Geriye kalan muhalefet İYİ Parti dâhil “baba antiemperyalizm” adına reisin arkasında saf tutuyor.

Muhalefet bir şey dese de demese de reisin S-400/F-35 meselesini veya Batı ile herhangi bir sürtüşmeyi “emperyalist kuşatma” çıkışıyla toplumun ezici çoğunluğunu arkasına alabileceğini bilmek gerekiyor. Bu olasılıkta muhalefetin “daima millî çıkar” tercihinin payı elbet muazzam, reis de bunu gayet iyi biliyor.   

Diğer sıcak konu Suriye ile Irak’taki fiilî dış müdahaleler ve Kıbrıs ile Yunanistan’a yönelik tehditler. Bu konularda dört dörtlük bir millî fikir birliği göz çarpıyor, HDP haricinde.

Kuzey Irak’ta mütemadiyen Kandil’e, Hakurk kırsalına yapılan ve ara sıra köylüleri öldürmekten başka pek bir sonuç vermeyen hava ve kara saldırıları konusunda rejim ve muhalefet yekvücut.

En sancılı mesele tabii ki Kuzey Suriye. “Zeytin Dalı” adı altında Afrin ve Fırat Kalkanı adı altında Azez, Cerablus, El-Bab işgâl bölgeleri ve bu bölgelerde süregelen süzme emperyalist uygulamalar konusunda muhalefetin açık veya zımnî mutabakatı mevcut. Afrin işgâli esnasındaki tavırları özellikle yüz kızartıcıydı. Gelen asker cenazelerine katılma yarışındadırlar.

Kuzey Suriye’de Türkiye’nin müdahil olduğu diğer sorunlu bölge İdlib. Bu konuda muhalefetin eski ve genel geçer itirazları dışında o Suriye vilâyetindeki bilumum radikal cihatçının, Şam/Moskova’nın eninde sonunda gerçekleşecek saldırısı sonucu Antakya üzerinden Türkiye’ye süpürülmeleri olasılığıyla ilgilendiğini duymadım. Bu, memleketi bekleyen muazzam bir kâbustur. Muhalefet bu konuda rejimi desteklemese de ne yapacağını ne önereceğini bilmediğinden konuya müdahil değil.  

Sıcak dış meselelerle bağlantılı ama daha ılık konularda da muhalefetin sesi pek çıkmıyor.

1945’ten bu yana şekillenmiş olan Batı ittifakı ve bunun vecibeleri konusunda farklı bir tavır işitmedik. Aksine, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi alt komisyonunda cereyan eden ve rejimin muhalefet vekillerine ceberut tavrının kınandığı meşhur oylamada olduğu gibi muhalefet “küffara karşı” rejimle kenetlenmiş vaziyette.

NATO konusunda açık seçik bir söylem yok, 1945 sonrası Avrupa kurumlarıyla da hakeza. Ahı gitmiş vahı kalmış ama çocuklarımızın istikbali olma sıfatını hâlen koruyan AB ilişkisi konusunda muhalefetten çıkan en ufak bir ses yok. Buna HDP de dâhil.

Erdoğan Türkiyesi 2013’ten itibaren hızlanan biçimde Batı’dan kopmakta. İkiyüz yıllık bir Batılılaşma sürecinin gözümüzün önünde, üstelik yerine hiçbir şey koyulamadan eriyip gittiğini görüyoruz.

Geçenlerde David Phillips: “NATO bir güvenlik ittifakından daha fazlasıdır. Ortak değerleri olan bir ülke koalisyonu. Türkiye bugün NATO üyeliği için başvuruda bulunsaydı, başvurusu bile yalnızca İslamcı, demokratik olmayan ve Amerikan karşıtı olduğu için dikkate alınmayacaktı. Rusya ile olan güvenlik işbirliği de Türkiye’yi ittifaka katılmasından diskalifiye edecekti” diye yazdı.

Epeydir Avrupalıların Türkiye’yi, AB ilişkisi, Avrupa Konseyi üyeliği ve AİHM ilişkisinde kendilerinden biri olarak saymadıklarını sağır sultan duydu. Bu kırılmalar geçici değil; bir dip dalgasına işaret ediyor.  

Muhalefetin sözkonusu dip dalgası konusunda hiçbir kelâmı yok. Aksine Osmanlının çöküş döneminden miras “güvenlik kaygıları”, “bekâ”, “Haçlı saldırısı” ezberlerinde rejimle çok farklı telden çalmıyor. Hani şu soykırımlara kılıf olan kadim güvenlik kaygıları…

Değersiz yalnızlığını yaşayan Erdoğan Türkiyesinin dış politikası sahiden yalnızlıktan ibaret. Batılıların Türkiye’yi, Rusya ile olan gayet ciddî çekişmelerinde kendi saflarında tutmaktan başka bir hedefleri artık yok. Rusya’nın hedefi ise Türkiye üzerinden Batı’ya zarar vermek.  

Geçenlerdeki Ankara ziyareti öncesi NATO Genel Sekreteri Stoltenberg: “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygıları olduğunu kabul ediyoruz” derken, ya da ABD eski Ankara sefiri James Jeffrey SDG ile Ankara arasında yürüttüğü söylenen dolaylı pazarlıkların temelinde “Türkiye’nin güvenlik endişeleri var” derken akıllarında Türkiye değil Rusya’nın kucağına düşen/düşürdüğü Türkiye var.  

Sözün özü, HDP dışındaki muhalefetin, gündelik siyasette ikincil gibi gözüken, halkın ilgilenmediği varsayılan dış meselelerde rejimle aynı telden çalıyor olması o muhalefetin siyaset alanını daraltıyor ve iç siyasette atabileceği adımları daha atılmadan ipotek altına alıyor. Millîci dışpolitika millî muhalefetin yumuşak karnı olduğu ölçüde rejim ne zaman isterse dış hamleler üzerinden muhalefeti hizaya getirme olanağına sahip.

Bu bağlamda 23 Haziran öncesinde rejimin yukarıda sözü edilen sıcak konulardan birinde çıkaracağı çatışma, muhalefeti uygun adıma sokacağı gibi seçimi “olağanüstü durum ilânı” vasıtasıyla iptal ederek etkileyebilir. Muhalefet de bakakalır.

  • Abone ol