Ev kadınlığından istifaNe yalan söyleyeyim, bir erkek olarak bazen ev kadınlarına çok özeniyorum... Hele de elde maddi durumu iyi bir koca varsa, şahane olurdu her şey... Şöyle bir hayalini kurmaya çalışıyorum da... Sabah eşim evden ayrıldıktan sonra yatağımdan zorlukla uyanıyorum... Minik bir kahvaltının ardından, çıkıp spor salonuna gidiyorum... Derken alışverişe, sonra geç öğlen yemeği için arkadaşlarımla buluşup, dedikodu yapmaya... Tabii onlara konuşma fırsatı pek vermez, hep ben anlatırdım... Onlar konuşmaya başlarsa da cep telefonumdan internete girer, Facebook arkadaşlarımın resimlerini ‘like’ ederdim. Arada servis elemanına müessese müdürünü çağırtıp, yemeklerin nasıl daha iyi yapılacağına dair nasihatte bulunur, böylece ne kadar zeki, üstelik yardımsever olduğumu göstermeye çalışırdım. Kuaföre de gitmek lazım tabii... Birazcık röfle yaptırır, daha çok da içimi dökerdim... Yani bir taşla iki kuş: hem terapist hem kuaför... Eşime mi kızgınım; ona yemek değil cevizli diyet salata hazırlar, içine de dalgınlıkla bir kaç minik ceviz kabuğu düşürürdüm. Kızgınlığım daha da mı geçmedi, köpeğime, ‘otur şuraya, sakın kalkma yerinden, sallama kuyruğunu’ diye bağırabilirdim; bu beni rahatlatırdı, eminim... Ama akşam dizi izlerken köpeğimin başını sıvazlamayı ihmal etmezdim, yüreğim çok yufkadır.

Şaka tabii... Bu sadece benim uçuk ve histerik ev kadını fantezim... Gerçekler başka türlü... Ev kadını olmak, bir işyerinde çalışmakla neredeyse aynı şey ve hiç de kolay değil. Diyelim çocuklarınız var, onları büyüttünüz belli bir yaşa getirdiniz. Sonra ne yapacaksınız, onların bıraktığı boşluğu nasıl dolduracaksınız...

İstanbul’da yaşayan Yıldız Tunçay da bu soruyu sormuş kendine... Sonra cesaretini toplayıp bir restoran açmaya karar vermiş. Çünkü en iyi bildiği şey, yemek yapmak... Bu konuda kendine sonsuz güveni varmış, çünkü herkes, özellikle de eşi Yıldız Hanım’ın yemeklerine bayılıyormuş. Evindeki lezzeti açacağı restorana taşımak istemiş ama yine de bir ön eğitim almayı ihmal etmemiş. Mutfak Sanatları Akademisi’ne gitmiş... Gittiği başka ülkelerdeki yemek kültürlerini incelemiş... Sonunda Ataköy Marina Park’taki Burger Noodle Kitchen’i açmış. İçinin dizaynı, özetle her şeyiyle birebir ilgilenmiş. Amerikan ve Uzakdoğu mutfağını kombine ettiği bu mekânda yenen her şeyi evine alır gibi aldığını söylüyor.

Şimdi işi ilerletmiş Yıldız Hanım... Cake Factory adlı bir tatlı markası da yaratmış. Daha fazla söze gerek yok... O’nun hikâyesi ev kadınlığına bir başkaldırı ve başarı hikâyesi. Bütün ev kadınlarına ilham vermesi dileğiyle...
 

 

Yobaz kim?

Geride bıraktığımız hafta içinde ilginç bir tartışma yaşandı. Tartışmanın kaynağı, ilahiyatla ilgili kitaplar yazan, Ömer Tuğrul İnançer’in, hamilelerle ilgili TRT 1 ’de yaptığı şu yorumdu: “Böyle karınla sokakta gezilmez, her şeyden önce estetik değildir, ayıptır ayıp, bunun adı terbiyesizliktir.”

Bu yorumu alır canınızın istediği gibi eleştirebilirsiniz: Ne kadar densiz, ne kadar erkek egemen, ne kadar feodal bir bakış açısı olduğunu söylersiniz... Veya psikanalitik bir yorum yapar, İnançer’in bilinçaltında çocuktan ve kadından nefret psikolojisi yattığını savunabilirsiniz.

Ancak hamile kadınlardan oluşan bir grubun Taksim’e çıkıp eylem yapması ve böyle bir yolla İnançer’i protesto etmesi yüzde yüz absürt bir davranış. Çünkü siz bu yolla aslında katılmadığınız o görüşleri savunan kişiyi bir anlamda tehdit ediyorsunuz, yobazlaşıyorsunuz. İnsanlar ne olursa olsun, kiminle ilgili olursa olsun en radikal fikirlerini dahi özgürce ifade edebilmeli; bu konuda kimse kendini ne devlet ne de vatandaş baskısı altında hissetmeli.

Peki, Taksim’e çıkıp bu yorumları protesto etmek ne zaman absürd olmazdı? Eğer İnançer’in söylediğini bir bakan ya da bir resmî yetkili söyleseydi, böyle bir açıklama bizi bağlardı, o nedenle protesto edilebilirdi.

Bu olaydan şu sonucu çıkarıyorum: Bizde fikir özgürlüğüne tahammülü olmayan sadece devlet değil, halk da tahammülsüz, böyle bir ülkeyiz işte. Bu nedenle biz sağı- solu, dindarı- laik’i, muhafazakârı- liberali, Kürt’ü- Türk’üyle yarı yobaz bir toplumuz; bunu kabul edelim. Bu kültüre de izninizle ‘kapa çeneni kültürü’ diyorum.
 

 

Starları karşınıza almayın

Dünyaya karşı reflekslerimizle giderek İranlaşmaya başlıyoruz. Diplomatik incelik ve hesaplıca atılmış pragmatist adımların yerini öfkeli bağırış- çağırışlar alıyor. Ortadoğu’ya özgü bu vulgar kafa tutma tutumu nedeniyle dünyayla ilişkimizdeki estetiği yitiriyoruz. En son, aralarında Sean Penn ve Susan Sarandon gibi dünya starlarının bulunduğu bir grup, İngiliz The Times gazetesine bir ilan verdi. İlanda Gezi Parkı politikası nedeniyle hükümet eleştirildi. Ancak bizde Başbakan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan bile ânında Egemen Bağışlaşıp, durumu ‘densizlik’ olarak değerlendirdi. Başbakan ise sert bir dille her türlü kanuni haklarını kullanacaklarını söyledi.

Yukarıdaki starlar soba borusu değil, dünyada milyonlarca insan tarafından taparcasına seviliyorlar. Dolayısıyla etki şiddetleri çok yüksek. Onları karşınıza almak doğru değil. İlan hükümetin ne kadar zoruna giderse gitsin, sakin, ılımlı ve hoşgörülü bir tutum sergilenmeliydi. Aksi hâlde bu krizin negatif sonuçları sadece hükümeti değil, bütün ülkeyi etkiler.

Ülke imajı özellikle dış dünyayla kurulan ekonomik ilişkilerde çok önemlidir, iyi imaj işinizi çok kolaylaştırır. Ben Başbakan’ın yerinde olsam bu sanatçıları Türkiye’ye davet eder, onları dinlemek istediğimi söylerdim.


[email protected] 
twitter.com/hidirgevis

  • Abone ol