Yıllardır sektirmediğim bir Ramazan sünnetim var benim. İftardan hemen sonra yola koyulur, uzun bir yürüyüş yaparım. Top atışını hasretle bekler, sonra mümkün mertebe –artık ne kadar mümkünse- hafif bir iftar açar, 15-20 dakika dinlenir ve kendimi dışarı atarım.

İstikamet Şevket Abinin Çay Ocağı’dır. Güzergâh ise ruh halime göre değişir. Eğer maksat biraz kendimi dinlemek ya da niyet edilen bir yazıyı kafada biçimlendirmek ise sakin, insan trafiğinin az olduğu bir rota belirlerim. Genellikle Urfa Yolu’ndan Seyrantepe’ye geçer, Elazığ Caddesi üzerinden Dağkapı’ya, oradan da Balıkçılarbaşı’na varırım. Yok, eğer maksat kafayı dağıtmak ise o vakit kalabalıkların içine dalarım. Yol uzun; küçük molalar verir, su içer, sağda solda önümde arkamda konuşulanlara bazen isteyerek bazen istemeden kulak misafiri olurum.

Günlerden öyle bir gün; Koşuyolu’ndan Ofis’e doğru iniyorum. Önümde iki delikanlı, hararetle bir şeyler anlatıyorlar birbirine. Fena yürümüyorlar ama benim tempom biraz daha hızlı, tam onları sollarken biri diğerine “Oğlum, o benim davamdır” diyor. O heyecanla konuşurken “dava” sözcüğüne takılıyor aklım.

Sevip de çaktırmamak

Son zamanlarda siyasette sıklıkla kullanılan ve beni de çok sıkan “dava” değil bu. Gencimiz “sevdiği”“sevip sevildiği” veyahut “gözüne kestirdiği” bir kızdan bahsediyor. Yanlarından süratle geçip gittim. Gençlerin muhabbetinin geri kalanına tanık olamadım. Dolayısıyla müşahhas misalde “dava” bunlardan hangisine tekabül ediyor bilemedim. Üç ihtimal olabilir:

Bir, kız “olur”u vermiştir, o zaman mesele hitama ermiş, dava karşılıklı olmuştur. İki, kız duruma ayıktır, fakat delikanlımız kıza daha açılmamış, uygun zamanı kollamaktadır. Ve üç, henüz kızın ruhu bile duymamıştır. Ne var ki haberinin olmaması gencin indinde onun “dava” sayılmasına mani değildir. Bir müddet sevip de çaktırmamak, etrafı kolaçan etmek de delikanlılığın nişanlardan kabul edilir.

Efendim bu “dava” Türkçedeki gibi telaffuz edilmez; birinci hecedeki “a” bastırılarak ve uzatılarak söylenir. Diyarbekir ağzında “dava”nın tadı da manası da başkadır. Şahsi tecrübe ve gözlemlerimden çıkardığım netice odur ki, “a” harfinin bastırılma ve uzatılma derecesi, kararlığı ve niyeti ölçen bir barometre işlevi görür. “Davam”ı dil ucuyla söylemek ayrıdır,  ağzı doldurup yürekten gelerek söylemek ayrı. Davanız bunu sezerdi ve sizin ciddiyetinize göre tavrını şekillendirirdi.

Gençliğimizde hepimiz bir “dava” sahibiydik. Kimi haberli, kim habersiz. Eğer bakışlardan, göz süzmelerden, duvar dibindeki beklemelerden müspet bir sinyal alınmışsa bir sonraki safhaya geçilirdi. Niyeti beyan için ya bir aracı gönderilir, ya bir sokak başında iki arada bir derede ilan-ı aşk edilir ya da en havalısı bir mektup yazılırdı.

Kalem/mektup – Telefon/mesaj

Mektup, çok mühimdi. Hele de ilk mektup! Yare gidecek ilk kelam elden geldiğince güzel olmalıydı. Ruha tesir etmeli, varsa küçük tereddütler onları ortadan kaldırmalıydı. Umutlara yelken açmalı, hülyalara daldırmalıydı. Okuyanın ayağını yerden kesmeliydi yani. Herkesin harcı değildi böyle mektuplar yazmak; maharet isterdi, ince işçilik gerektirirdi. Duygular ancak edebiyat tozu yutanlara, sözcüklere takla attıranlara veya öyle olduğu düşünülenlere emanet edilebilirdi. Onların kapsısı çalınır.

Devir değişti tabii. Biz kalem ve mektup çocuklarıydık, şimdikiler ise telefon ve mesaj. Kalemin yerini telefon, mektubun yerini mesaj aldı. Hitaplar da farklılaştı elbet; biz “dava” peşinde koşardık, bugünün gençleri ise “aşkım”ın etrafında. Yer –gök “aşkım” ile dolmuş halde.

Ne zamandır sevdiğine “dava” diyen birine rastlamamıştım bu civarlarda. Gencin şevkle “davam” demesi içimi ısıttı, beni aldı çok gerilere götürdü, eski bir arkadaşımı görmüş gibi oldum. Anıları başıma boca etti, düşüncelere sevk etti.

Hatırlaya-düşüne-yürüye dergâha kavuştum. Şurup niyetine Şevket Abi’nin çayını yudumladım. O gencin davasına kavuşmasını, davasını efendice yaşamasını ve mutlu olmasını diledim. 

  • Abone ol