Bir “son dakika” gelişmesi “beka” mücadelesi veren R. T. Erdoğan’ın ne denli çaresiz ve zayıf durumda olduğuna kanıt niteliğinde.

R T. Erdoğan’ın 17 Haziran İstanbul mitinginde birden bire eski Başbakanlardan Tansu Çiller sahne aldı. Yıllardır ortalıkta görünmeyen Çiller, Ak Parti'nin Yenikapı'da düzenlediği mitinge katıldı, hatta kürsüye çıktı mitinge katılanları selamladı.

Eskiden siyasi literatürde “kuyudan adam çıkarmak” diye bir terim vardı. Bu terim, siyasetçilerin kendi lehlerine gördükleri bir anda, çoktan unutulmuş eski siyasi figürleri yeniden canlandırıp, cilalayıp piyasaya sürmesiyle ilgili kullanılırdı.

Burada durum pek “kuyudan adam çıkarma”ya da benzemiyor. Zira kuyu falan da değil, tarihin çöplüğüne atılmış, ancak hesap sormak için hatırlanan birinin birden  sahneye çıkıvermesi ya da çıkarıverilmesi söz konusu olan.

Bu yaşanan, iktidar koalisyonunun Erdoğan/AKP kanadının ne denli çaresiz ve zor durumda olduğunu faş etmekten başka bir işe yaramıyor.

"Yeniden aktif siyasete dönecek misiniz" sorusuna, "Ben bugün sadece milli şuurla buradayım" diyerek yanıt veren, tarihin çöplüğüne atılmış olan bu figürün “sahneye çıkması”, aslında bulunduğu yerde kendisini yalnızlıktan kurtarmak için yeni arkadaşları yanına çekmesi anlamını taşıyor…

* * *

Geçtiğimiz hafta, bu köşeden “Muharrem İnce neden iktidar koalisyonunun zayıf kanadına saldırıyor?..” diye sormuş ve soruma yanıt aramaya çalışmıştım. Tabii Muharrem İnce’nin gösterdiği olumlu performansı göz ardı etmeden kendisini eleştirmiştim de.

AKP, ilk günden beri oluşturduğu koalisyonlarla ülkeyi yönetmeye çalışıyor.

R. T. Erdoğan son ve en tehlikeli koalisyonunu oluşturduğu “Ergenekon” ile “Saray rejimi”ni topluma dayatıyor.

Muharrem İnce’ye yönelttiğim eleştirimin temel nedeni de, bu gerçeği görmemesi ya da görmezden gelmesi idi.

Eleştirimi sürdürüyorum. Koalisyonun arkasındaki esas gücü görmeden, hedefe sadece en güçsüz anlarını yaşayan Erdoğan’ı koyarak; ancak mevcut koalisyonun zayıf ortağının yerine İnce’nin kendisinin geçmesinden öte bir değişim olamayacağına vurgu yapıyorum.

OHAL’li bir seçim ortamında olan Türkiye’de yaşanan son gelişmeler de eleştirilerimi ve geçtiğimiz haftalardan beri yaptığım analizleri doğrular nitelikte.

Şanlıurfa Suruç’ta gerçekleşen son saldırı olayı, “Türk devlet yapılanması”nın önemlice bir kesiminin nasıl Saray ile birlikte yaşananı tam tersine çevirerek, “beka” mücadelesi verdiğini bir kez daha gözler önüne serdi…

Bu nedenle, insanlığın yüzyıllar süren mücadeleleri ile oluşturduğu evrensel hukuk normlarının egemen olduğu bir demokratik rejimi Türkiye’de kurabilmek; siluetlerle değil; asıllarıyla mücadeleyi gerektiriyor.

* * *

İşte, Selahattin Demirtaş da zaten bu gerçeğin üzerine giden bir politika izlediği için bugün susturulmak istenmiyor mu?

Zindandan, TRT televizyonunda yaptığı konuşmadaki vurgusu da bu gerçeğin altını çiziyor:

“Benim halen burada olmamın tek nedeni, AKP’nin benden korkuyor olmasıdır. Benim burada elimi kolumu bağlayıp, meydan meydan dolaşarak bana iftira atmayı mertlik sanıyorlar. Hakkımda tek bir mahkumiyet kararı bile yokken, beni suçlu ilan ederek hem açıkça Anayasayı ihlal ediyor, hem de kamuoyunu yanlış bilgilendirerek yönlendirmeye çalışıyorlar.

Şatafatlı ve lüks yaşamlarını, iktidarlarını kaybetmemek için açıkça yalan söylemekten, iftira atmaktan çekinmiyorlar. Ahlâkını ve vicdanını bu derece yitirmiş olanların, ülkeyi hangi yüzle yönetmeye talip olduklarını da, doğrusu anlamakta zorlanıyorum. En kısa zamanda yargı önünde aklanacağımdan kuşkunuz olmasın. Yeter ki, yargı makamları iktidarın beklentilerini değil, hukukun üstünlüğünü esas alsınlar.

Ama şunu da unutmasınlar ki, Seyit Rıza şöyle demişti: ‘Ben sizin hilelerinizle, yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun.’

Evelallah ben, sizin yalanlarınızla da baş edeceğim!..”

  • Abone ol