İslam âlemi dâhil, bugün hemen hemen tüm dünya Avrupa uygarlığının belirlediği kültürel değerler çerçevesinde yaşıyor, giyiniyor, yaşıyor ve tüketiyor.

13. yüzyılda İtalya’da başlayan ve 16. yüzyıla kadar aşama aşama Avrupa’ya yayılan Rönesans, Avrupa’nın ekonomik, bilimsel ve kültürel hegemonyasının temelini oluşturdu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “neden bizim ilk 500’de bir tek kurumumuz yok” diye hayıflandığı seküler üniversitenin temeli de bu dönemde atıldı. Bu kurumun başarısının ve Avrupa’nın dünyanın gerisine karşı büyük bir avantaj sağlamasının gerisinde; bağımsız düşünceye saygıları ve siyasi-dini her türlü baskıdan bağımsız kalmaları yatıyordu.

Yani, düşüneni tutuklayıp bilim insanını devletin memuru haline getirip ve de özgür düşünceyi yasakladığınız ve de üniversiteyi tekçi bir ideolojinin merkezi haline getirdiğinizde dünya çapında başarılı bir üniversite yaratmanız imkânsız haline geliyor. Diktatörlükle, bağımsız düşünce ve eğitim birbirini zıt olan gerçekler çünkü.

Avrupai düşünce ve yaşam biçimi Anadolu kültüründe artık egemen hale gelmiş olsa bile, (Avrupai biçimde inşa edilmiş apartmanlarda yaşıyor, o tip mobilyalar kullanıyor, masada çatal-bıçak kullanarak yemek yiyor olsak da) temel farklar var.  Bunlardan biri de kahvehane ve cafe…

Türklerin kahveyle tanışması 16. yüzyılda Suriye üzerinden olmuş ve Osmanlı’daki ilk kahvehane 1554 yılında İstanbul’da Halepli Hakem ve Suriyeli Şems tarafından açılmış.

İlk kahvehanelerde sedirlerde oturulurdu. Kahvehanenin ortasında genellikle fıskiyeli bir mermer havuz bulunurdu. Kahvehane sayısı arttıkça, işletmeciler müşteri çekmek için canlı eğlenceler düzenlemeye başladı; çalgı eşliğinde öyküler anlatan meddahlar, Karagöz tarzı gölge oyunları gibi…

Zamanla kahvehane kültürü bozuldu, kumar ve uyuşturucu merkezi haline dönüştü. Bu nedenle Sultan III. Murad zamanında çıkarılan bir fermanla kahvehaneler kapatıldı, baskı ve yasak IV. Murad zamanında da devam etti.

19. yüzyılın ikinci yarısında, Avrupa’daki cafelerden esinlenen kıraathaneler ortaya çıktı. Buralar Osmanlı aydınlarının müdavimi olduğu, gazete ve mecmua okuduğu yerlerdi. Bilinen ilk kıraathane, Beyazıt’ta Reşit Paşa Türbesi’nin karşısına açılmış olan ‘Sarafim’ veya ‘Okçularbaşı’ idi.

Namık Kemal, Sadullah, Ayetullah, Arif Hikmet, Hasan Suphi, Tevfik Paşa ve Ahmed Muhtar gibi dönemin tanınmış şair ve bilim adamları özellikle Ramazan geceleri burada buluşur ve devrin meselelerini tartışırdı.

Kahveyi Avrupa’ya tanıtan Türkler olmasına rağmen, kıraathane fikrini Avrupa’dan, özellikle de Viyana’dan ödünç alıp benimsemişlerdi. Avrupa’nın ilk cafesi 1647’de Venedik’te açılmıştı. Viyana’dakinin açılış tarihi ise 1683 idi…

Viyana, cafe kültüründe bir öncü olmamasına rağmen, bu konuda tüm dünyaya hâkim olan bir gelenek başlattı. Kahve ve cafe, Viyana’da dünyanın en iyisiydi…

Rivayete göre, Avusturyalılar kahveyle 1683 Viyana Kuşatması sırasında tanışmıştı. Viyana kapılarından çekilen Osmanlı askerlerinin geride bıraktığı kahve çuvalları, bugün tüm dünyaya egemen olan cafe kültürünün doğuşuna yol açtı. Anlatılanlar, ilk cafeyi Viyanalı George Franz Kolschitzky açtığı yönünde.

Ama gerçek anlamda ilk cafeyi açan Ermeni ajan Diodato idi. Bugün Viyana’nın dördüncü bölgesindeki Johannes-Diato Parkı, kent kültürüne yaptığı katkıya teşekkürün bir ifadesidir. 1720 yılında Kramersches Kaffehaus, müşterilerine okumaları için gazete bulunduran ilk cafe oldu.

Cafeler, Avusturya düşünce dünyasının ayrılmaz bir parçası oldu ve kültürel yaşama damgasını vurdu. Cafe Griensteidl bu açıdan önemliydi. Bir grup bohem gencin buluşma noktasıydı bu cafe.

Burada bir parantez açıp Viyana cafelerinin Avrupa’daki benzerlerinden farkını anlatalım. Mermer masalı bu cafeler; gazeteleri, akademik dergileri ve kitaplarıyla yeni fikirlerin ortaya çıkmasında, üniversite kadar önemli rol oynayan kurumlardı.

Bir çeşit gayri-resmi kulübe dönüşmüş olan bu cafelerde, bir bardak kahveyle gününüzü geçirebilirdiniz. Oturduğunuz sürece her yarım saatte bir, gümüş tepsiyle bir bardak su servis edilir, gazete, dergi, bilardo masası ve satranç takımlarından ücretsiz yararlanırdınız. Müdavimler postalarını cafelerine göndertir, gece giyecekleri kıyafetleri burada bırakırdı.

Cafe Griensteidl’in masalarının temel tartışma konusu filozof Karl Pribram’ın ‘iki dünya görüşü’ olarak tanımladığı evrenselcilik ve bireycilik oluşturuyordu. Müdavimleri arasında Siyonist hareketin lideri olacak Theodoros Herzl, yazar Stefan Zweig, gazeteci Hermannn Bahr, oyun yazarı Karl Kraus gibi isimler vardı…

Avrupa’nın cafeleri, üniversiteleri gibi sanata, felsefeye, bilime ev sahipliği yapan kurumlar olarak günümüze kadar yaşadı. Şimdi Erdoğan, Avrupa geleneğinden alınmış bu kurumu ‘millet kıraathanesi’ adıyla canlandırmaya çalışıyor.

Devlet eliyle, kültürel gelişim imkânı yaratma çabasının, İslamcı toplum mühendisliğinin bir başka kaba örneği. Kendiliğinden gelişmeyen, baskı altına altında tutulan her kurum gibi çürümeye mahkûm. ‘Kopenhag Kriterleri’ yerine ‘Ankara Kriterleri’ koymanın acıklı sonucu.

Demokrasisi, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü olmayan, devletin bireyi kısıtlayıp baskıladığı toplumlarda bırakın ilk 500’e girecek bir üniversiteyi, ilk 500’e girecek kıraathane bile yapamazsınız…

Kaynaklar

Ertan Ünal, www.serenti.org-Türklerde Kahvehane Kültürünün Doğuşu ve İstanbul’da ilk kahveler

www.wien.gv.at Viennese Coffee Culture

Peter Watson, The Modern Mind

Julio Crespo MacLennan, Europa

  • Abone ol