Önce olayı hatırlayın lütfen: Gece bir buçukta başlayan bir operasyonla polis müdürleri gözaltına alınıyor.

Sahur yapmalarına bile müsaade edilmeyen polislerin ellerine kelepçe takılıyor, önceden ayarlanmış kameralar vasıtasıyla zanlılar caniler gibi teşhir ediliyor, yıldırma ve sindirmeye yönelik bir atmosfer oluşturularak daha ilk dakikadan itibaren insanlar hakkında “suçlu” algısı inşa ediliyor. Herkesin dilinde aynı hüküm: Hırsızlar dışarıda onu yakalayanlar içeride. Tam bir hukuk skandalı!

Bu arada öyle bir hadise yaşanıyor ki hukuk literatürümüze bir kavram kazandırmaya namzet: “Kaç İsmail kaç!” Bu cümle bir hâkimin (İslam Çiçek) ağzından çıkıyor. Malumunuz; odasına giren avukatlar, Hâkim Bey'in üç kişiyle toplantı yaptığını görüyor. Avukatları bir anda karşısında gören hâkim, yanındaki silahlı bir kişiye “Kaç İsmail!” diyor. Ve kaçıyor İsmail, arkasına bakmadan. Adliye koridorlarında kovalamaca başlıyor; İsmail'in peşini bırakmıyor avukatlar. Ve bir köşede yakalıyorlar. İsmail sağdan soldan yardım istemek için feryat ediyor. Avukatlar bir tutanak tutarak “Kaç İsmail” fermanını tarihî bir vesikaya dönüştürüyor.

İsmail kimdir, ne iş yapar, neden oradadır; hâlâ bilinmiyor. MİT mensubu mu, emniyet görevlisi mi, İçişleri mensubu mu? İsmail gerçek ismi midir; kod adı mıdır? Ulak mı, kulak mı, uşak mı? Hâlâ anlaşılamadı. Başsavcı Hadi Salihoğlu'nun basın açıklaması olayın üzerindeki sır perdesini kaldırmıyor! Bir yargıç, odasında görüştüğü bir kişiye niçin panikle “Kaç İsmail kaç!” der? Ve hâkimle istişare edecek kadar etkili-yetkili bir devlet memuru niçin tabanları yağlamayı, kimlik gösterip görevini beyan etmeye yeğler?

İsmail bir simgedir artık; kaçak köçek işlerin, adalet üzerine düşen gölgenin simgesi. “Soruşturmayı etkileme”nin sembolü haline gelmiştir gayrı İsmail. Özel talimatla sonradan kurulan, hedefteki kişi ve gruplara yönelik hukuksuz süreçlerin tecessüm etmiş cürm-ü meşhududur İsmail.

Ne yazık ki tüyler ürpertici “Run İsmail Run” filmi, bir kısım medya tarafından pişkinlikle seyredilmiştir. Aylardan beri “cadı avı yapacağız” diye tehditler savurulan bir ülkede adaletin güdümlü olması medya yöneticileri arasında yadırganmıyor galiba. Ya yargı mensupları? Mesela Adalet Bakanı Bekir Bozdağ sahur operasyonunda işlenen hukuk cinayetleri karşısında tık bile diyemiyor. Reza Zerrab söz konusu olduğunda, bakan çocukları gündeme geldiğinde “masumiyet karinesi”nden bahseden kişiler, Kerbela'yı andıran hukuksuzluk karşısında neden masanın altından çıkamıyor acaba?

Diyelim ki siyasiler hukuk cinayetini politik gerekçelerle görmezden geliyor, tarihî bir zulme ortak oluyor; peki ya yargı içindeki insanlara ne demeli? Mesela HSYK? Adliye koridorlarında “Kaç İsmail” sözleri yankılanırken yargı mensupları ‘huzur içinde' görev yapabilir mi? Nerde kaldı meslek onuru? Hani bağımsız/tarafsız yargı?

HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur, “cadı avı” için özel bir şekilde kurulduğu bilinen mahkemelere binlerce hâkim arasından iktidara çok yakın bazı kişilerin getirilmesine “yanlış oldu” demiş. Günaydın! Reza'yı serbest bırakan, bakan çocuklarının suç dosyasını kapatan, internet ortamında Başbakan'a övgüler düzen yargıçların sonradan kurulmuş mahkemelere atanması ve o atamanın yapıldığı gün operasyon yapılması tesadüf olabilir mi hiç?

Kanun çok açık; ama uyan yok. 4 günlük gözaltı süresi bittiği halde insanlar Adliye'de zorla alıkonuyor. Üstelik “sahte evrak” düzenlenerek “UYAP'ta arıza var.” deniyor. UYAP'ta arıza olmadığı net bir şekilde ortaya çıkıyor; ama 49 kişi “muhafaza altına alındı” denerek alıkonmaya devam ediliyor. Adalet tepetaklak! HSYK adeta siyasetin emrine ram olmuş. Onca şikâyete ve hak ihlaline rağmen neden işlem yapmıyor? Apaçık hak ihlallerinin ille de Anayasa Mahkemesi'ne gitmesi mi gerekiyor? 8 günlük sahur operasyonunu seyredip rencide olmayan bir tek yargı mensubu varsa, cübbesini çıkarmalı, siyasetin emrine doğrudan girmeli ki insanların hukuka güveni sarsılmasın…

Bir tane değil ki İsmail! Twitter'ın İsmailleri var, gazetelerin İsmailleri var, televizyonun İsmailleri var. Bunlar aylar öncesinden operasyonlara dair ayrıntılı bilgi veriyor. Yargı süreci delik deşik. Yalan ve iftiranın kaldırım taşlarını Şah İsmailler döşüyor önce. Onlar kimi hedef gösteriyorsa yargı o listeye tabi oluyor adeta. Kim kime hükmediyor; belli değil...

Görünen o ki yargı, İsmaillerin işgali altında maalesef. Siyasî talimatlar doğrultusunda gözaltılar, tutuklamalar yapılıyor. Ve bu yüzden açılan hiçbir soruşturma hukukî olma özelliği taşımıyor. Tam da bu nedenle tarihi şahit göstererek İsmaillere şöyle demek zorundayım: Nerede olursan ol, hangi zırha bürünürsen bürün Ey İsmail! Kanunsuz işler yaptığın için asla kaçamayacaksın! Bir gün mutlaka adalet karşısında hesap vereceksin. Nasıl geçmişte hukuksuz iş yapan herkes adaletin huzuruna çıkarıldıysa siz de bir gün hukuk karşısında buram buram terleyeceksiniz. Unutma ki suçu olmayan korkmaz; suçlular bir gece bile huzurla uyuyamaz…


Suç işliyorsunuz

Kısa bir süre öncesine kadar devlet düşmanlığı ile motive olanlar devlet zırhına bürününce ‘mustazafîn’ olmaktan çıktı ‘müstekbirîn’ olmaya karar verdi. Bir aşırı uçtan öbür aşırı uca savrulunca dengeyi tutturmak çok zor. O yüzden kibirle, gururla, ucubla yaptıkları işlerin hukuken suç olduğunu bilmiyorlar. Belki de biliyorlar, aldırış etmiyorlar.

Mesela Bank Asya’yı batırmak için sürekli yalan söyleniyor. Önce bir bakan 2 milyar dolar gibi astronomik bir rakam ifade edip mütekebbir bir eda ile canlı yayında şov yaparcasına ‘belgeli’ konuştuğunu söylüyor. Aylardır o belge ortada yok. Sonra aynı bankayı batırmak için bürokratlara baskı yapılıyor, emir yağdırılıyor. Onca korkunç baskıya rağmen banka ayakta duruyor ve yoluna devam ediyor.

Bu sefer de Başbakan gazetecileri karşısına alarak banka ile ilgili batırmaya yönelik laflar söylüyor; hatta hızını alamayıp alenen bürokratlara mesaj gönderiyor.Açıkça söylüyorum bu yapılan suçtur. İç hukuka göre de suçtur, uluslararası kanunlara göre de suçtur.

Sadece bir bankaya mahsus işlenmiyor bu suç. Mesela bazı özel okul ve dershanelere karşı ayrımcılık ve nefret suçları işlenmekte, insanlara meydanlardan, “Bu okullara çocuklarınızı göndermeyin!” denebilmektedir. Ne hakla böyle bir çağrı yapılabilir? Belediyeler üzerinden bir kısım hileli işlemlerle bazı okullar, yurtlar, dershaneler nasıl hedef haline getirilebilir? Yapılan işler zulümdür; zira belediyeler aynı işlemi başka hiçbir kuruma yapmıyor ve suç işlemiş oluyor. Bu zulme ortak olanlar ne tarihten yakalarını kurtarabilirler ne öbür âlemde mazlumlardan.

Bazen gazete ve TV’ler için de aynı kanun tanımamazlık sergilenebiliyor. Bir devlet yetkilisinin, “Falan gazeteyi almayın, filan TV’yi seyretmeyin” deme hakkı yoktur. Ayrımcılık suçu, nefret suçu bir yana; haksız rekabete yol açıp teşebbüs hürriyetine de engel olunmuş demektir. Kimin ne okuyup okumayacağına siyasi irade karar veremez. Eğer siyaset markalar üzerinde ‘iyi’, ‘kötü’ ayrımı yaparsa, kendine taraftar gördüğü şirketlere kaynak aktarıp muhalif gördüğüne baskı kurarsa suç işlemiş olur.

Uzun bir zamandan beri sorumsuzca ve hukuksuzca söylenen laflar yüzünden bazı kurumlar, kuruluşlar, ticarethaneler mağduriyet yaşamakta. Kanaat-ı acizanemce mağduriyet yaşayan herkes hukuk mücadelesi vermek, iç hukukun bütün yollarını denemek; yetmiyorsa uluslararası hukuka başvurmak zorunda.

Aslında dünya, hukuk tanımaz bu metotları yeryüzündeki örneklerinden dolayı gayet iyi biliyor. Daha birkaç gün önce bir ülkeye çok ağır ceza kesildi. O cezalar devam edecek gibi de görünüyor. AİHM, Türkiye’deki hukuksuzluğun sabıka dosyasına cemaziyyel evveline kadar vâkıf. Bugün olmazsa yarın; yarın olmazsa ertesi gün haksız rekabete neden olanlar, marka değerini devlet propagandasıyla yerle bir edenler, soykırım ve ayrımcılığın çağdaş örneklerini verenler yaptıklarının hesabı ile tek tek yüzleşmek zorunda kalacak. Keşke bu tür insanlık suçu işleyenler bu korkunç günah ve vebalden vazgeçse hem kendilerini hem ülkemizi zor duruma düşürmese…


İsrail’e dua mı?

Bu ülkede önce söylenen söze bakılıyor; sonra sözü söyleyene göre mana veriliyor. Biri söylediğinde “hain” oluyor; bir başkası aynı lafı sarf ettiğinde “normal” karşılanıyor. Mesela geçenlerde Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, İsrail ile ilgili pek çok tenkit ve yorum yaptıktan sonra İsrail ürünlerine boykot meselesine girmiş ve şöyle demiş: “Allah İsrail’e afet vermesin.” Bakan Bey’in söylediklerini tam okuyunca meselede sıkıntı görmüyorsunuz; ama benzer bir duayı AK Partili olmayan bir insan yapsa yer yerinden oynamaz mıydı, o temennide bulunan kişi “Yahudi uşağı” ilan edilmez miydi? Hele Gazze’de her gün oluk oluk kanlar akarken…

Diyelim ki bir AK Partili “Bakara-Makara” diye dalga geçince olayı tevil edenler çıkıyor. Aynı sözü bir CHP’li söylese ona da benzer bir müsamaha gösterilir mi? Ya da bir adam çıkıyor Hazreti Peygamber’i (sas) kibirlenmekle suçluyor; aynı yorumu AKP’li olmayan herhangi biri yapsa, aynı yumuşatılmış tevillerle durum kotarılabilir mi? Adamın biri kamuoyu karşısında Başbakan Erdoğan’a Allah’ın isimleri ve sıfatlarını yakıştırarak çiğ, yakışıksız laflar söylüyor. Bu kaba saba teşbihleri, haşa, bir başka siyasi yönetici kendi liderine söylese aynı hoşgörüyle mesele savuşturulabilir mi?

Makul olmak lazım. Doğruya doğru, eğriye eğri diyebilmek ve hakperestliği partizanlığa feda etmemek gerek. İnsafını kaybeden İslamını da kaybeder bir gün. Allah korusun, böyle bir süreç yaşanıyor bugün. Nifak içinde debelenen niceleri, Allah muhafaza, vefadan da imandan da nasipsiz kalabilir bir anda. Oysa Sırat-ı müstakim bizi sürekli insafa, vicdana, iz’ana davet ediyor…

  • Abone ol