Gündem yoğun. Labirentlerin içine sıkışmış durumdayız. Güncel telaşların ardına bakmak, popüler tartışmaların ötesine sıçramak çok zor. Günlük hadiselerin devâsa dalgalarıyla boğuşurken içten içe kaynayan gelişmeleri çoğu kez ıskalıyoruz. Karşımıza çıkacak sorunlar kartopu gibi büyüyor. Çığ olup başımıza düşeceği an, yapacak çok şey de kalmıyor; tıpkı bugün ihmaller eşliğinde canavara dönüştürdüğümüz kadim konular gibi.

Bir anda pek çok süreç birden yaşanıyor. Eşzamanlı süreçlerin farklı yönlere doğru hareket etmesi kafamızı karıştırıyor çoğu kez. Hangi oluşum hangi derinliktedir ve ne zaman daha görünür hale gelecektir; kestiremiyoruz. Eğer bu ülkeyi gerçekten seviyorsak ve insanlığın geleceği adına ciddi bir kaygımız varsa yobazlaşma süreci üzerine de kafa yormalıyız. Zira bu süreç, hem Türkiye’nin önünü kesmeye namzettir; hem yeryüzü barışının.

 Yobazlaşma nedir? Yobaz kimdir?

Fanatikliğin dini referanslara dayandırılarak (çoğu kez de yanlış tevil ve tefsir yapılarak) keskin bir inanca dönüştürülmesidir yobazlaşma. Başkasına hayat hakkı tanımamanın adıdır yobazlaşma. Dünyayı siyah ve beyaza ayırıp herkesi dost ve düşman diye yaftalamanın cinnet halidir yobazlaşma. Sevdiklerini yücelte yücelte haddi aşmanın, nefret ettiklerine bir damla suyu çok görmenin tecessüm etmiş halidir yobazlaşma…

Üstad Necip Fazıl sıkça kullanırdı “ham yobaz, kaba softa” tabirini. Şeyhinden (Abdülhakim Arvasi) aldığı bir sözdü. Aşırıya kaçan insanların sathî yorumlarla ve şeklî izahlarla estirdiği terörü anlatmak için kullanılan kavramlardı. Necip Fazıl’ın endişesi bütün İslam âlimlerinin ortak kaygısını yansıtıyordu. Kur’an ve sünnet gibi en temel referansları yanlış anlayan, yanlış yorumlayan; üstelik herkesin de kendisi gibi inanması gerektiğini savunan insanların Müslümanlık adına İslam’a verdiği zarar söz konusuydu. Bu tehlike her zaman var oldu. Kimi dönemlerde yobazlık sırat-ı müstakime zahirî bir şekilde galebe çaldı, popüler hale geldi. Allah’tan ki Kuran, Sünnet ve Selef-i Salihin’in safiyane içtihadlarından beslenen on dört asırlık İslam geleneğinde bu tür yobazlıklar kalıcı olamamış ve konjonktürel kalmışlardır.

Şimdi bütün âlem-i İslam çok çetin bir sınavla karşı karşıya. Birkaç gün önce Yemen’in başkenti Sana kan gölüne döndü. Dört intihar bombacısı şehrin en kalabalık camiine saldırdı, 137 kişi hayatını kaybetti, 350’den fazla insan yaralandı. Ve saldırıyı IŞİD üstlendi. Camide, cuma namazı esnasında! Bu kaçıncı cinayet, bu kaçıncı hunharlık? Aynı örgüt (IŞİD) insanların kellesini kesiyor, vahşet dolu anı videolara kaydedip bütün dünyanın seyretmesi için internet sitelerinde yayınlıyor. Müslüman olduğu halde kendi mezheplerinden olmadığı için kamyon şoförlerini katlediyor, bir pilotu yakarak infaz ediyor. Sadece IŞİD  değil ki! Boko Haram’ın işlediği cinayetler de tüyler ürpertici! Kız çocuklarına karşı takındıkları ve cahiliye devrini çağrıştıran fanatik tavrı güya, İslam ile tevil ve tefsir ediyorlar. Suriye’de yapılanlar, o korkunç vahşete bilfiil destek veren ülkeler, varlığını terör eylemine bağlamış Ortadoğu’nun karanlık örgütleri. Ne acıdır ki eli kanlı bu örgütlerin hemen hepsi kendine Kuran’dan delil göstermeye çalışıyor. Ve yaptıkları her bir eylemle İslam’a, insanlığa telafisi zor zararlar veriyor.

Türkiye de bu tuzağa çekiliyor

Dünyanın dört bir yanında kanlı eylem gerçekleştirip “global emperyalizme karşı cihat” yaptığını söyleyenler Türkiye’yi de etkiliyor maalesef. Türkiye’de radikalizm derinden derine mevzi kazanıyor. Öteden beri fanatik gruplar Türkiye’ye nüfuz etmek istemiş; ama diledikleri çapta başarılı olamamıştı. Bu konuda pek çok faktör rol oynadı. Türkiye’nin tâ Osmanlı’dan başlayan parlamenter sistem tecrübeleri, Anadolu topraklarında yaşayagelen farklı kültürlerin devam etmesi, aşırı eğilimlerin ortalama vatandaş indinde rağbet görmemesi… Ayrıca kökü yüzyıllar öncesine dayanan sufi geleneği, tarikat ocakları ve cemaat dayanışması da radikal İslam’ın bu toprakları işgal etmesine engel olmuştu. Şimdi o tabii mecralar ya devlet kontrolüne alınarak siyasi amaca alet ediliyor ya da tâbi olmadığı için yok edilmek isteniyor…

Daha düne kadar ceza yasalarına göre suç sayılan bazı radikal ve müsamahasız söylemler artık devlet cenahında sık sık telaffuz ediliyor. Yakın zamana kadar marjinal grupların ve ‘Siyasal İslamcılar’ın dile getirdiği kışkırtıcı konular devlet yetkilileri tarafından tribünleri coşturmak maksadıyla kullanılıyor. Elinde siyasal güç bulunan ve diplomatik temaslarla sorunların üzerine gidebilecek kişilerin hâlâ küçük bir dernekte militan kitlelere konuşuyor gibi davranmasının başka bir manası var mı? Yobazlaşma süreci ‘bir arada yaşama kültürü’nü yerle bir eder. Çünkü farklı düşünceye savaş açar yobaz. Herkese ‘kâfir’ der, herkesi ‘hain’ diye yaftalar. İnsanlara ‘casus’ demek için ciddi karineye ihtiyaç yoktur onlara göre. Derdest edilmeleri, hapse atılmaları, kellelerinin alınmaları onlar için ‘mübah’tır, haktır; hatta ‘farz’dır.

Tarihte de böyleydi

Tarih boyunca yobaz, Müslümanları hedef almıştır. Her ne kadar ‘küfür dünyası’na savaş açmış gibi davransa da bütün yobazlaşma süreçlerinin ortak özelliği Müslüman grupları hedef almasıdır. O, kitlelere kâfir mührünü vururken hiçbir endişe taşımazlar, kat’i inançları gereği cihat ettiklerini sanırlar. Mesela Hazreti Ali’yi şehit eden Harici militanı yaptığını cihat sanıyordu. ‘Hakem Olayı’ndan önce Hazreti Ali’ye baskı yapmış “hakem tayin etmezsen kâfir olursun” demişlerdi. Hakem tayininden umduğunu bulamayınca kafası karışan yobaz, bu sefer de dönüp Hazreti Ali’ye (haşa) “kâfir” dedi. Hazreti Ali’nin kanını mübah sayarken o dar kafasıyla bunu Kuran’dan bir ayete dayandırıyor ve sık sık “Allah’ın hükmettiği ile hükmetmeyenlerin kâfirlerden başkası olmayacağını” tekrarlıyordu. Halbuki onun minnacık aklı o muazzam ayeti tefsir etmeye yetmiyordu. İşte o kafa binlerce Müslümanı (ki bunlar içinde sahabe-i kiram da vardı) şehit etti ve asla yaptığının zulüm olduğunu düşünmedi.

Türkiye yobazlaşma süreciyle yeni bir sınav veriyor. İktidarın arka bahçesi olmakla suçlanan  bazı yerlerde genç insanlar için çok keskin bir dil geliştiriliyor. Aynı camide namaz kıldıkları insanlara kâfir, İsrail uşağı, Amerikan ajanı, haşhaşi, sahte Müslümanlar gibi akla, insafa, vicdana, ahiret inancına sığmayan sıfatlar kullanılıyor. Bu yakıcı dilin sanal âlemdeki yansıması daha korkunç. Ve ne yazık ki “ham yobazlık”ın bu tahripkâr tavrına âkil insanlardan yeterince itiraz gelmiyor.

Daha ötesi de var. Türkiye’den IŞİD’e katılanlar, El-Nusra’ya nefer yazılanlar, El Kaide’ye militan olanlar, Hizbullah’ın emrine girenler bu ülkede ilk defa resmi makamlarca bu kadar teşvik görüyor, kollanıyor, cesaretlendiriliyor. Silah yardımı yapılmasından eleman temin edilmesine kadar birtakım ağır ithamlar dile getiriliyor dünya medyasında. Bu iddiaları destekleyen oluşumlar da gözden kaçmıyor. Kurulan dernekler, adam devşirmek için kullanılan mekanlar, o malum örgütlere yönlendirilen kitleler bugün halkın çok dikkatini çekmeyebilir; ancak yakın zamanda Türkiye’yi büyük bir tehlikenin beklediğini perdelemek imkansız hale gelmiştir. Silahlı mücadelenin kutsandığı ve ‘cihatçı’ lejyonerlerin sırtlarının sıvazlandığı bu dönem aşıldığında Türkiye yeni sorunlarla karşı karşıya kalacak. Afgan savaşı sonrası Pakistan’da yaşanan karmaşa, Suriye iç savaşı sonrasında Türkiye’de yaşanmaz mı?

Türkiye, tarihi ve coğrafi şartlarının getirdiği yükümlülük esasına göre normalleşmek zorunda. Her türlü fanatizmi çoğulcu demokrasinin müsamaha kültürüyle aşamazsa ve Ortadoğu’nun kadim fanatizmine râm olursa, üzerinde durduğu fay hattında büyük bir kırılma yaşanır. Ve maalesef öyle bir ihtimalde toplumsal barış da tehlikeye girer, İslam’ın gerçek mesajı olan huzur da… Kimsenin hakkı yok ki kendi ayıplarını örtmek için etten duvar oluştursun ve bu güzelim ülkede fitne tohumu saçsın…

  • Abone ol