Türkiye-AB ilişkileri geriliyor. Bunun bir süre daha devâm edebileceğini öngörebiliriz. Anaakım Avrupa zihniyeti, dünyâda yaygınlaşan İslâmofobiyi, Türkofobiye taşıyor. Zihin dünyâlarındaki “öteki”ye bir özne buldular. Bunu da tepe tepe kullanacaklar. Anlayış göstermesek de, anlıyoruz.


Anaakım yargılar vasatlara tekâbül eder. Meselâ Mehmed Ali Birand'ın dilimize pelesenk ettiği o mâhut “sokaktaki adam” deyişi bunu ifâde eder. Evet; sokaktaki Avrupalılara sorsak, Türklerin kötülüğünü bildik cümlelerle anlatmasını yadırgamaz; nihâyetinde bu saçma sapan ifâdeleri o kişinin cehâletine yorardık. Ama, yakın bir geçmişte şâhit olduğumuz vak'ada çok tuhaf bir şey oldu. Fransa'da tanınmış akademik bir figür o mâhut basitçi yargılara ortak olan açıklamalarda bulundu. O zaman işin rengi değişiyor.

Entelektüeller, anaakım basitlemelere meydan okuyan; yaygın doğruların eleştirisini yapabilen az sayıdaki bir grubu ifâde eder. Aslında, entelektüel olmanın ontolojik iddiası da budur. Tanınmış bir politologun, Fransa'da yaygın izlenen bir TV kanalına çıkıp, dâhiyâne çözümlemeler yaptıktan sonra, Türkiye'de bütün yasal ve siyâsal yolların tıkandığını vurguladıktan sonra, tek çıkış yolu kaldığını; bunun da Cumhurbaşkanına karşı bir sûikast olduğunu söylemesi, o kişinin sâdece akademik değil; en başta bir entelektüel olmak iddiasına gölge düşürüyor. Çünkü, eğer konuşan; meselâ Le Pen'in partisine mensup sıradan bir Fransız vatandaşı olsaydı, herhâlde farklı bir şey duymayacaktık. O zaman şu soru akla geliyor: Nasıl oluyor da senelerini kitaplar ve bilgilere adamış tanınmış bir entelektüel-politolog; bu basitlemeyi bu kadar fütursuz bir şekilde; üstelik moderatörü bile şaşırtacak şekilde dile getirebildi?

Türkiye'de “çok şey bilmeye” yönelik dâima bir saygı ve hayranlık olmuştur. Ben bunun “sakat” bir bakış olduğunu düşünüyorum. Bilgi-insan ilişkisi sâdece bilgi biriktirmek ve bu birikimi arttırmak düzeyinde görülürse ortaya çok sıkıntılı durumlar çıkabiliyor. TV'lerdeki bilgi yarışmalarının da pekiştirdiği bir sakatlıktır bu. Neyin yarışı yapılıyor ki? Eş anlı olarak hem Pasifik Okyanusu'nun derinliğini santimetrik ayrıntısına kadar; hem de traş sabunun kim tarafından, hangi târihte icâd edildiğini bilen bir insanın takdir edilecek ve ödüllendirilecek ne özelliği olabilir? İlgili ilgisiz, abur cubur bilgileri hâfızasına yükleyen bir insan, olsa olsa zekâya karşı suç işlemiş bir aptal olabilir. Zâten bu insanları bekleyen en büyük tehlike erken bunamadır.

Çok şey bilen insanlar bunu ne için yaparlar ki? Muhtemelen bu bilgi fazlasıyla etrafındakileri ezmek ve sindirmek için. Türkçemize Farsçadan geçen güzel bir terim vardır: Mâlûmatfuruşluk. Yâni bilgi satmak... Görgüsüzlüğün haddi hesâbı yok ki… Bâzıları bunu parasını sağa sola saçarak yapar; bâzıları ise bilgilerini… Aslında bu sûretle her mâlûmatfuruşluğun aslında bir nev'i hodfuruşluk; yâni kendini satmaya dönüştüğünü görmek lâzımdır.

Bilgi ile bilgelik ilişkisi, bilgilenme sürecinin, insan tarâfından denetim altına alınmasını anlatır. Gâliba mahâret çok şey bilmekten ziyâde, bildiğini iyi bilmek; ne için bildiğini bilmek ve farklı bilgileri ilişkilendirebilmektir. Bence hayranlık verici olan da budur.

Defarges, eminim bilgi kapasitesi hayli yüklü bir şahsiyettir. Ama onun zavallılığı bu bilgilerle ne yapılacağı konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmemesi; en sonunda da ileri derecede saçmalamasıdır…

İşte bu, tam da Abdülhâmid'in Bahriye Mektebi Nâzırı Hüseyin Hüsnü Paşa'nın oğlu, Celâl Yalınız isimli bir egzantrik kişiliği hatırlamanın zamanıdır. Bu şahsın hayatı hakkında, Orhan Karaveli tarafından yakın zamanlarda bir kitap da yazıldı. Çok seçkin bir âilenin çocuğu olmasına ve çok iyi bir eğitim görmüş olmasına rağmen Celâl Yalınız, bütün imkânları teperek, yer yer hırpânîliğe varacak ölçüde “anarşizan” bir hayâtı seçti. Maldan ve mülkten kaçtı. Parayı sevmedi. Kalendermeşrep entelektüel dünyâsının birikimini yazarak değil, zekâ ve mizâh yüklü ifâdelerle işledi. Ben O'nu Neyzen Tevfik'in bir çeşitlemesi olarak görürüm. Uzun ve tarak işlememiş sakalıyla dikkât çektiği için kendisine “Sakallı Celâl” dendi. Fikirlerine katılmak mecbûriyetinde değiliz. Sakallı Celâl'in kerli ferli bir zâtın belâgat yüklü ve içi boş konuşmasını dinledikten sonra söyledikleri onlarca kitâbın söylediklerine bedel gelmiştir bana. Şöyle demiş Sakallı Celâl: Bu kadar cehâlet ancak tahsil (eğitim) ile mümkündür… Defarges'a keşke bunu ulaştırabilsek… Yüzü kızarır mı acaba?…

  • Abone ol