Anlamak, hatırlamaktan daha önemlidir

* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYORadlı köşede yayımlanmıştır.

***

Hatıralar, şimdiki zamanı yaşar. Onları, dünün var ettiğini düşünürüz ekseriya, oysa bugünümüz olmasaydı, hatıralarımız da olmazdı.

Hafızamın, geçmişle oyun oynamasını severim ben; acemi bir kovboy gibi kemendini evvel zaman içindeki olayların boynuna geçirmeye çabalarken izlerim onu. Kaçın kurası isimler aklımdan kolayca süzülüp uzaklaşırken, bazen tek bir harf kalır onlardan geriye. Gözlerimi kapar, o harfi durmadan evirir çeviririm dilimde. Gerisini getiremezsem huzursuzlanırım; sanki bir başkasının nazlı ismine değil de, benliğimin pek de uzak olmayan bir köşesine dokunamıyormuşum, içimdeki çığlık bir türlü dışıma çıkamıyormuş gibi bir his panikletir beni biraz, başım acır o vakit.

Bazı hatıralarsa ısrarcıdır. Bütün çıkış kapılarını peşinen tutar onlar. Tarifsiz bir kokudan, mahçup bir dokunuştan, saklı bir tebessümden hiç kaçış olmadığını bilirsiniz.

Galibi olmayan bir oyun bu. Biz ne kadar geçmişimize mahkûmsak, ne kadar geçmişimizin çocuğuysak, geçmişin de bir “anlatı” olarak yeniden var olabilmek için bize muhtaç ve güne mahkûm olduğunu gördükçe, “tarih” dediğimiz şeyin aslında bir yeniden inşa faaliyeti olduğunu, hatıraların, tanıklıkların soğuk birer “olgu” değil, anlatılırken yeniden ısınan birer hikâye, öznel birer yaratı, birer kurgu olduğunu da aklımızın bir köşesinde tutmakta yarar var. Geçmişin hakikatini ararken karşımıza çıkan her şey, nihayetinde bugüne ait bir bulgudur zira. Gerçekten eski, gerçekten otantik, gerçekten“geçmiş” olan bir nesneyi bile ancak şimdiki aklımızla anlayabiliyor, ancak “yeni” bir gözle görebiliyoruz; onunla kurduğumuz öznel ilişki illâ ki ve her zaman bugüne ait.

Son günlerde Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi ile giriştiği “yeniden inşa” faaliyeti üzerine düşünürken de, 1 Mayıs 1977 tartışmasını izlerken de, hafızayla aramızdaki medcezirli ilişkiyi anlamaya çalışıyorum ben. Saklanarak yapıyorum bunu. “Şimdiki zaman”la, her anlatıda yeniden kurgulanan “geçmiş zaman” arasındaki gerginliğe nispeten sükûnetle bakabileceğim yerlere saklanıyorum.

Kanlı bir bohça gibi boyunlarında taşıdıkları geçmişin içinden çekip çıkardıklarıyla farklı bir gelecek kurmaya çalışanların dikildiği kuyrukta bizim birkaç sıra önümüzde duran Arjantin, böyle bir yer mesela. Artık yayımlanmayan Punto de Vista (Bakış Açısı) böyle bir dergi. Derginin kurucusu ve Arjantin’in en üretken zihinlerinden birine sahip olan Beatriz Sarlo böyle bir kadın.


Onu Türkçede ilk kez okuyabiliyoruz

Şanssızız. 1942 doğumlu Arjantinli eleştirmen, denemeci ve edebiyat hocası Beatriz Sarlo’yu pek tanımıyoruz çünkü. Onun 2000’lerde yazdığı Tiempo Presente (Şimdiki Zaman), La pasión y la excepción (Tutku ve İstisna) gibi kitapları okumadık çoğumuz. Arjantin cuntasının en şedid günlerinde arkadaşlarıyla birlikte kurduğu Punto de Vista’da müstear isimle yazdığı makalelerde, askerî rejim karşıtı direnişi ve özel olarak da “sol” hareketi, o günün alışıldık popülist tavırlarının dışına çıkmaya çağıran zihniyet dönüşümüne zamanında tanık olmadık. Sarlo, benim sonradan bir kısmını okuyabildiğim, bazılarının kupürlerini “masum” kalamayacak kadar çok tüketilmiş birer müze objesi gibi hâlâ sakladığım o yazılarında, cunta karşıtlığını ve “sol” tavrı, yeni bir mertebeye,“demokratlık” mertebesine taşıyormuş aslında; bunu şimdi anlıyorum. “Otorite karşısındaki muhalefetin, aynı zamanda bir bütün olarak kentsel çevreyi, bireysel hakları, dolayısıyla da en baskıcı ortamlarda bile gündelik hayatın kendini sürekli yeniden üreten çoğulluğunu kucaklaması gerektiğini; tarihle, edebiyatla ve popüler kültürle hakiki bir ilişkinin ancak bu çoğulluğun içinden kurulabileceğini; bunun da mutlaka milliyetçilikten arınmış bir zihniyet ve bu zihniyetten beslenen bir estetik duruşla mümkün olduğunu” söylersem, Sarlo’nun o yazılarının şipşak bir özetine yaklaşmış olurum belki.

Velhâsıl, şanssızız. Çünkü Sarlo’nun ve Punta Vista’nın Arjantin’de 1980’lerde çıkardığı sesi, aynı dönemde Türkiye’de aynı tonal zenginlikte çıkaranımız olmadı pek.

Ama bugünlerde, şanslıyız da. Sarlo’nun 2005’te yayımlanan Tiempo pasado: Cultura de la memoria y giro subjetivo-Una Discusion adlı kitabı, nihayet bu yıl Türkçede günyüzü gördü. Peral Bayaz Charum ve Deniz Ekinci’nin tercüme ettiği Geçmiş Zaman: Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine bir Tartışma’yı basan Metis ne kadar iyi bir iş yaptığını biliyor ve okurdan bunun karşılığını görüyordur umarım.


Arjantin toprağından İngiliz toprağına

Tiempo Pasado’dan söz edeceğim. Ama bu yazının çıkış noktası, Sarlo’nun, Arjantin’in La Naciónve Clarín adlı gazetelerinde yayımlanan bir dizi makalesi. Son aylardaki köşe yazılarında, “Malvinas meselesi” özelinde geçmişle yüzleşmek ve milliyetçilikle hesaplaşmak adına o kadar ateşli bir kavgaya girişti ki Sarlo, ben onun, ilk bakışta, bizim buralarla tamamen ilgisiz görünen satırlarını, bizim gazetenin başyazıları kadar kendime yakın hissederek okudum.

Malvinas, mâlum, dünyanın daha ziyade Falklands olarak bildiği takımadaların adı. Güney Amerika’ya 250 deniz mili uzaklıktaki Falklands, halen savunması ve dışişleri Birleşik Krallık’a bağlı olan özerk bir idareyle yönetiliyor. 1982’de Arjantin’i yöneten cunta, adaları işgal etmiş, Thatcher Britanyası ile iki ay süren savaşı kaybedince de geri çekilmişti.

Sarlo, 27 Ocak 2012’de La Nacíon’da “El Patriotismo Despotico” (Despotik Yurtseverlik) başlıklı bir köşe yazısında, Arjantin’in Falklands Savaşı’na yolaçan “devâsâ hatası”nı yeniden masaya yatırırken, askerî cuntayı suçlamanın yanı sıra, o dönemde işgale “anti-emperyalist bir girişim”olarak destek veren Arjantin toplumundan –ve tabii bu arada soldan da– sözünü esirgemedi. Sarlo’ya göre, Malvinas meselesinin bugün hâlâ bir “tabu” olması, “bütün kötülüğün sadece orduya yüklenemeyeceğinin” içten içe bilinmesinden. “Arjantin toplumu, kendi çığırından çıkmış coşku tarihini de gözden geçirmek zorunda” diye yazdı Sarlo, Arjantin Peronist Gençlik Hareketi’nin tam da o günlerde “İngilizler Malvinas’tan, Yankeeler Latin Amerika’dan çıksın”sloganlarıyla düzenlediği eylemi hafiften alaya alarak. Chavez’in rüzgârıyla körüklenen ve kerametini“vatan” kavramından alan, coşkusunu ise “despotik bir yurtseverlikte” bulan bir kimlik, “zayıf”bir kimlikti nihayetinde. Uluslararası âlemde diyalogun pekâlâ egemen kılınabildiği böyle bir devirde, herhangi bir halkın son tahlilde milliyetçilikten mustarip kükreyişleri, olsa olsa “Çılgınlık Müzesi”ne kaldırılacak kadar makbûl sayılabilirdi ancak.

Sonra, geçenlerde, 8 mayısta, “Malvinas y los Juegos: vale todo” (Malvinalar ve Oyunlar: Her Şey Mubah) başlıklı bir başka yazısında, Arjantin milliyetçiliğini yine en lastikli yerinden çekti, kopardı Sarlo. Londra Olimpiyatları’na hazırlanan Arjantinli sporcularla ilgili resmî bir tanıtım spotunda Malvinas gösteriliyor ve ekranda herkesin hemen Arjantinli atletlere atfedeceği bir cümlede “İngiliz toprağında yarışmak için, Arjantin toprağında hazırlık yapıyoruz” deniyordu.

Sarlo, yazısında, Hitler’in yakın arkadaşı Leni Riefenstahl’ın 1936’da Naziler için Berlin Olimpiyatları’nı konu alan milliyetçi bir film çektiğini hatırlattı. Sonra hemen, “Durun hakarete başlamayın. Tabii ki, CFK (Arjantin Cumhurbaşkanı Cristina Fernández de Kirchner) yönetiminin Nazizmle bir ilgisi olduğunu söylemiyorum. Bütün hikâyelerin aynı sonuca vardığı ve asıl ilginç noktaların bulanıklıkta kaybolduğu karşılaştırmaları hiç sevmem. Tarih bize her şeyin her zaman birbirinden farklı olduğunu öğretir. Bu farkları gözden kaçırmamalı, aksine onların üzerinde durmalıyız. Özellikle de sürekli hafızadan söz ediyorsak” diyerek, Arjantin’de cunta dönemiyle hesaplaşılmasını sağlayan “hafıza projesi”ne getirdi sözü.

Yazının tümünü aktarmayacağım. Sarlo’nun, Arjantin’in “demokrat” lideri Kirchner’i, bir yandan Falklands Savaşı’nın bütün sorumluluğunu cuntanın üzerine yıkıp, ulusalcı hissiyatın savaşta ne denli belirleyici bir rol oynadığını gözardı ederken, bir yandan da hâlihazırda kendi demokrasi açığını ve ekonomiden sosyal alana birçok yerde hissedilen idarî yetersizliklerini, Hıristiyanlığın, toprağa bağlı bir kimliğin ve Arjantin milliyetçiliğinin motiflerini kullanarak örtmeye çalıştığı için kıyasıya eleştirdiğini söylersem, makalenin niye bizim diyarın “zülf-ü yârine” de dokunduğunu anlatmış olurum herhalde.


Birinci tekil şahıs fetişizmine karşı uyarılar

Tiempo Pasado adlı kitap, Arjantin’de yayımlandığında epey gürültü koparmıştı. “Sol”un içinden konuşan birçok kişi, Sarlo’yu 1976-1982 dönemindeki Kirli Savaş’ın hakikatlerini ortaya dökmek için çalışan kurbanların tanıklıklarını küçümsemekle suçladı. Sarlo’nun hafızaya olan güvensizliğinin, cuntanın suçlarının en azından bir bölümünü toplumdaki diğer aktörlerin üzerine atmak ve/veya mazur göstermek isteyen “sağcılara” bulunmaz bir fırsat sunduğunu söyleyenler çıktı. Sarlo yılmadı, yedi yıldır her forumda kitabındaki tezleri daha da geliştirerek savundu. Bense, onun defansına girişmeyeceğim. Sizi, Sarlo’nun, teorik köklerini Paul Ricoeur’ün “hatırlamak işinin, şimdiki zamandan geçmişe doğru bir hareketlenme olduğunu” bize hatırlatan hafıza tarifinde bulan terennümlerini okumaya davet edeceğim sadece. Ama birkaç tadımlıkla iştahınızı gıdıklamaya çalışabilirim belki.

Susan Sontag’ın “Her ne kadar anlamak için hatırlamak gerekse de, anlamak hatırlamaktan daha önemlidir” sözü, Sarlo için de çıkış noktası oluşturuyor. “Tarihsel olaylar,” diyor örneklerden ziyade tariflerle ilerlettiği ender paragraflarından birinde, “anlamlarını geçmişte değil bugünde belirleyen önceden tasarlanmış bir sistem içinde ifade edilmedikleri durumda gözlemlenemezler (görünmezler). İnsan, bugünle kurulacak değerlendirme bağını, ancak geçmişle bir antikacının kurduğu ilişkiyi kuruyorsa, ya da dar görüşlü, toplumdan uzak bir akademik araştırma yapıyorsa gözden çıkarabilir. Böyle bir merak ancak koleksiyoncularda görülür.”

Geçmişe, bir koleksiyoncunun biriktirme güdüsüyle değil, anlamak için bakarız çoğumuz. Ve bu çaba, kaçınılmaz olarak kişisel tanıklıklar eşliğinde ilerler. İşte tam da burada, “hatıranın” ne olduğu ve“hatırlamanın sınırları” üzerine düşünmeye çağırıyor bizi Sarlo: “Birinci tekil şahıs tanıklıklar ve anlatılar, günlük ve politik yaşamın etnografik yeniden inşaları olarak kamusal alanın gereklerine ve eğilimlerine yanıt verir. İşlevleri etik, kültürel ve ideolojiktir.”

Başka bir yerde yine kendince uyarıyor: “Tanıklığa dönüşen bellek söyleminin kendini savunma tutkusu vardır; şimdi karşısında olanı inandırmak ve gelecekteki pozisyonunu güvenceye almak ister. Ve tam da bu yüzden, öznelliği onarıcı bir etkisi olduğu varsayılır.”

Ve başka bir yerde yine dürtüyor okuru: “Hikâyenin önceden saptanmış bir anlamı varsa, hikâyenin kahramanları bunun farkına geç bile varsalar, ayrıntılar kendilerini bu doğrultuya uydururlar. Tanıklıktaki kişilerin genel hatları, özellikleri, küçük kusurları, saplantıları kendilerinin dışında kaydedilen bir tür gereklilikten dolayı sonunda düzene girer. Gerçekçi-romantik tarz, bu tür tanıklık anlatılarının niteliklerine kolayca uyum sağlar, ve tam da deneyimini anlatan bir öznellikten beslendikleri için bu anlatıların sınanmaması gerektiği izlenimi verir.”

Sonra benim çok önemli bulduğum hükmünü veriyor: “Diktatörlüklerin yaşamın kutsallığına karşı yaptıkları saldırılar, o olaylarla ilgili tanıklıklara kutsallık kazandırmaz. Tüm deneyim anlatıları yorumlamaya açıktır.”

Bu kadarı yetsin! 1 Mayıs 1977’yi, 12 Eylül 1980’i ve diğer darbeleri, ve tabii Kürtlerle devlet arasındaki otuz yıllık savaşın kanlı karanlığını tanıklıklarla deşmeye başladığımız şu günlerde Sarlo’nun uyarılarına kulak verin diyeyim ben. Gerisi size kalmış.

  • Abone ol